28 Ağustos 2017 Pazartesi

Venüs'ün kalbi (romanımdan 4. bölüm)

  CUMA
Sabah olduğunda içimde hem bir sıkıntı hem de heyecan vardı. Bu benim son sınavımdı. Vizeler bitiyordu. Ama sınavdan geçer not alacağım hakkında derin şüphelerim vardı. Ayaklarım bir ileri bir geri, ama sonunda hazırlanmıştım. Kabarık saçlarımı bu sefer tokalamıştım. Çünkü bu dersin hocası saçlarıma takmış durumdaydı ve onunla böyle bir tartışmaya girmek istemiyordum.
    Kampüsten içeri girdiğimde arkadaşların henüz ellerinde bardaklar çay içtiklerini gördüm. Geç kalmamıştım. Yani zaruri olarak bir yere oturmayacaktım. Ellerinde ders notları birbirlerine soru sorup duruyorlardı. Ben bu soru cevap alıştırmalarında çok şey öğreniyordum. Kulak kesip onları dikkatlice dinledim. Sınav büyük amfide yapıldı. Birbirimizden epey ayrıydık. Sorular başta çok karmaşık gelse de hiç bir soruyu boş bırakmadım. Duyduklarımdan okuduklarımdan aklımda kalanlarla kâğıdımı doldurdum.
    Koridorda arkadaşlar sınav hakkında konuşuyorlar. Birbirlerine şu soruya ne yazdın.... Falan gibi sorular soruyordu. Kalabalık arasından mine bana el salladı. Yanına gittim. Hepsi mutlu görünüyordu. Görünüşe göre bizimkilerin sınavı iyi geçmişti. Bense pek bir yorum yapamıyordum. İstanbul’a gideceğimi eve gidip hazırlanmam gerektiğini söyleyerek yanlarından ayrıldım.
      Yolda babam aradı. Çünkü kaçta bineceğime dair haber vermemiştim. Meraklanacağını tahmin etmeliydim.
 “Efendim baba”
“Kızım haber vermedin bende merak ettim. Bu akşam otobüse biniyorsun değil mi?” telaşlı sesini rahatlatmalıydım. Babam son yıllarda fazla telaşlı bir insan olmaya başlamıştı. 
“Babacım eve doğru gidiyorum. Hazırlanıp çıkacağım sen rahat ol sanırım sabaha orda olurum“ dedim. Çünkü gece yolculuklarını seviyordum. Ya da yolculukları sevmediğim için bu uzun yolculuğu uyuyarak geçirmeyi planlıyordum.

Sokağıma geldiğimde izleyemediğim filmi bırakmak için markete uğradım. Atıştırabileceğim birkaç şey aldıktan sonra eve geldim. Uzun süredir giymediğim kıyafetlerimle kışlıklarımı eve götürmek için valizime yerleştirdim. Aslında okulumun bitmesine yaklaşık iki ay kalmıştı. Eğer sınavlarımdan geçerli notu alabilirsem haziran ayının ortalarında mezun olacaktım. Belki de işime yaramayan eşyalarımı yavaş yavaş götürmeliydim. Öyle ortada kalmış hissediyordum ki. Nerde olmalıyım. Nerde yaşamalıyım. Ne yapmalıyım. Hiç bilmiyordum. Okul bitince İstanbul yolu görünüyordu. Babamın bana ihtiyacı vardı aslında ama orda ne yapacaktım. Ankara’da ise kalmam için bir sebebim kalmamıştı. Vazgeçilmezde değildi hani. Okulu bitirmek için acele ediyordum ama bu belirsizlik beni öldürüyordu. Bazen bir sabun köpüğü olmak istiyordum. Var ve bir anda yok. Ölmek ve intihar gibi değil. Bu başka bir şeydi. Hiç yok gibi. Hiç olmamış gibi. Çünkü ölüm denen bu soyutluktan nefret ediyordum. Ölümün en kötü yanı sanırım özlem ve ardında bıraktığı trajedi. İntiharsa hiç bir zaman bana göre olmadı. Allah’ın benim için bir planı vardı ve ben bunu bozmak istemiyordum. Yaşayacaklarımı merak ediyordum sadece. Tüm bu sıkıntılı yılları yaşarken beni avutan tek bir söz vardı. Sanırım bir Çin atasözüydü. Ne kadar acı çekersen acı çukurun o kadar derin olur ve bir gün acı çukurun ne kadar derinse o kadar mutlulukla dolar.   
Otobüs yolculuklarım hep enteresan geçmiştir. Otobüsün en garip tipiyle otururum. Ya çok konuşur ya da uykuya dalınca omzuma yaslanır. Biner binmez uyuyor rolü yapmak en iyi fikir gibi geliyordu bana. Bu sefer yanımda yaşlı bir kadın vardı. Ama Ankara’dan yola çıkmış gibi görünmüyordu. Sanki sütü sağarken birden aklına İstanbul’a gitmek gelmiş gibi bir kıyafetle ve o muhteşem ağır kokusuyla yanıma arzı endam etmişlerdi. Üstüme montumu yorgan gibi serdim yüzümü şapkamla kapattım ve arkamı dönerek uyuma moduna geçtim.  
CUMARTESİ
Babam beni karşıladığında sabahın erken saatleriydi. İnmek üzereyken uyanmıştım. Yanımdaki teyzenin nerde indiğini bilmiyorum ama yanımda yoktu.
Babam her zaman ki gibi şıktı. Ona yakıştığı gibi kime yakışırdı bilmem ama kot pantolon ve yıllanmış kahverengi deri montuyla onu hemen fark ettim. Babam asker emeklisiydi. Bu yüzden belki de yakışıklılığı onaylıydı. Uzun boylu ve zayıftı.  Her zaman görüntüsüne çok önem verirdi. Aldığı yiyeceklerin son kullanma tarihine ısrarla bakar ve sağlıklı beslenmek için çok özen gösterirdi. Annemin gidişi onun şakaklarının beyazlaşmasına ve yüzünde anlamlı birkaç kırışığın oluşmasına neden olmuştu sadece. Bunca sıkıntıya rağmen hala o asker gibi mağrur durabiliyordu. Bu gücü nerden aldığını bilemiyordum.
Otobüsten iner inmez kapıda babamla karşılaştım. Kollarını açmış dururken içimin en zayıf tarafı birden iplerini kopardı. Ona olanca gücümle sarıldım. Onun da benim de buna ihtiyacımız vardı sanırım. Bu kadar çok özlediğimi fark etmemiştim. Gözlerinin yaşardığını saklayarak başını öne eğdi ve o kadifemsi sesiyle
“Valizini alalım” dedi. Bagaja doğru yürüdük. “araba park yerinde hadi” derken bir elinde valizim diğer elini omzuma atarak ilerledik. Sımsıkı sarılıyordu. Çok sevinçli görünüyordu.
“Halan evde bizi bekliyor senin için bir şeyler hazırladı “dedi. Onların bu hazırlıkları beni hem şımartıyor hem de rahatsız ediyordu. Böyle cafcaflı karşılamalardan hiç hoşlanmıyordum. Ama onun mutluluğunu yarıda bırakmak istemedim.
“ Oooo bu çok iyi. O nasıl? “derken sohbet etmeye çalışıyordum.
“Eve gidince görürsün bol bol sohbet etmeye zamanımız olacak. Hafta sonuna kadar buradasın değil mi?”
Füme Toyota’ya doğru yürürken özlem gideren sohbetler ettik. Babam iyi görünüyordu. Her gelişimde babamı daha iyi görüyordum. Bu iyi haberdi ama bunu nasıl başardığını bir türlü anlamıyordum. Çünkü her ne yapıyorsa bir an önce benimde yapmam gerekiyordu. Her geçen gün hayatla bağlarımı yavaş yavaş koparıyordum. O hala gülebiliyordu. Ben gülmeyeli epey olmuştu. Sadece tebessüm edebiliyordum. Annem evi terk ettiğinden beri sorular beynime yığılmış kafam allak bullaktı.
 Annemi hatırlıyorum. Neşe dolu bir kadındı. Üniversitede sanat tarihi bölümünü bitirmiş ve babama âşık olunca çalışmayı değil anne olmayı tercih etmişti. Klasik bir aşk hikâyesiydi yani. Bizlere çok bağlıydı. Küçük kardeşim Ezgi’nin 6 yaşında bir tesadüfle aniden ortaya çıkan hastalığı annemin tüm neşesini alıp götürmüştü. O kan kanseriydi ve hastalığı onu, etkileri bizi paramparça etmişti. Ne bu aile ne de Ezgi bu hastalığa alt edebilmişti. Tedavisi beş yıl sürdü. Babamda bu tedavi süresinde emekli olmuştu. Sanırım içimizde en güçlümüz babam çıkmıştı. Annem kardeşimin ölümünü atlatamamış iki yıl boyunca psikolojik tedavi görmüştü. Sonra babamdan ayrılmaya karar verdi. Kararını evi terk ettikten bir ay sonra öğrenmiştik. İzmir’e ailesinin yanına gitmişti. O yıllarda evimiz çok sessizdi ve ben üniversite sınavlarına hazırlanmaya çalışıyordum. Babam hala onun döneceği ümidindeydi. Hep annemin zor bir dönem geçirdiğini ve atlatamadığını söylerdi. Annem gideli üç yıl olmuştu ve hala dönmeye niyeti yok gibi görünüyordu. Bir yıldır İzmir’de bir sanat galerisinde asistanlık yaptığını biliyorum. Sanırım hayatından memnundu.
Eve geldiğimizde güneş kendini iyice göstermiş etrafı kızdırmaya başlamıştı. İstanbul’un bu deniz ve nem kokusunu seviyordum. Çoğu insan nemden nefret eder ama ben vücudumda bıraktığı bu ıslaklığı seviyordum. İstanbul’un tek kötü tarafı bende bıraktığı anılarıydı.
Arabanın sesini duymuş olacak ki halam evin kapısının önünde neşeyle karşıladı bizi. Oda babam gibi sevgisini göstermekten hiç çekinmezdi. Bu aileden gelen bir şeydi herhalde. Oda bana sıkıca sarıldı.
“Gel tatlım içeri gel “ dedi kollarıyla sıkıca sararken ama o babam gibi gözyaşlarını saklama gereği duymamıştı. Sesi hem titriyor hem de kendini toparlamaya çalışırcasına hızlı hareket ediyordu. Ama hiçbir şeyi saklayamıyordu. Ağlıyordu ve gözyaşlarının arasından bana özlemle bakıyordu. Bunun acıma hissi olmamasını umuyordum.
“Hadi tatlım elini yüzünü yıka da bir şeyler atıştır. Acıkmışsındır. Sofrayı hazırladım. Sonrada dinlenirsin “dedi. Telaşlı telaşlı. Açık vermek istemezmiş gibi.
Çantamı portmantoya asıp doğru banyoya ilerledim. Evimiz bir apartman dairesinin ikinci katıydı. Güneş, doğuşundan batışına dek evin içindeydi. Aydınlıktı yani. Babam kasvetli evleri sevmezdi. Perdeler ve duvarlar kırık beyazdı. Eski konsolun üzerinde Botilcelli’nin Venüs’ün Doğuşu tablosu asılıydı. Tabloyla tanışmasına annem vesile olmuş, babamda tablodaki kadını anneme benzeterek eve bir tane almıştı. Annem evi terk ettiğinde onu oradan kaldırmak istemiştim ama babam o resmin sadece annemi değil artık beni de hatırlattığını söyleyerek kaldırmadı. Yıllar geçtikçe anneme daha çok benzemeye başlamıştım.
Elimi yüzümü yıkayıp salona benim için hazırlanmış masaya doğru ilerledim. Babam televizyonu açmış sabah haberlerini dinliyordu. Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Canım kızım “ dedi. Bana doğru gelip sarılırken. “seni çok özledik”
“Bende babacığım. İkinizi de çok özledim” dedim. Duygularımda samimiydim. Her ne kadar kan bağına inanmasam da bu insanların yanında kendimi hem güvende hem özgür hem de mutlu hissediyordum. Ama bir kaç gün geçince ev bütün bu cazibesini alıp götürüyordu. Hem kardeşimi hem de annemi gözüm arıyordu. Kardeşimle çok bir şey paylaşamamıştık o rahatsızlandığında ben on iki yaşındaydım. Ve durumun ciddiyetinin farkında bile değildim. Sürekli kavga ederdik. Benim eşyalarımı karıştırır, kızınca da haklı gibi çığlık çığlığa ağlamaya başlardı. Evin o gürültüsünü özlüyordum.
Güzel bir kahvaltı masasıydı. Hep beraber neşe içinde sohbetler ettik. Masadan kalktığımızda babam televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu. Eliyle işaret ederek
“Yanıma gel edacığım” dedi. Büyük adımlarla yanan gidip koltuğunun altına sokuldum. Bu büyük bir hazdı. Bu kanatlara hep ihtiyacım olacaktı. Bu kanatlar sanki gerçekti ve bana uçmanın özgürlüğünü tattırıyordu.
Birden yüzü ciddileşti. “Söyle bakalım okul bitiyor mu”?
“Sanırım” demekle yetindim.
“Neden bir sorun mu var. Sınavlarının iyi geçtiğini sanıyordum”
“Evet, ama bilemiyorum. Belki bir sürpriz olabilir” evet bir sürpriz olabilirdi çünkü sınavlarda tam olarak ne yaptığımı bende bilmiyordum.
Mezun olunca buraya geleceksin değil mi?” diye sordu. Arkasında dağlar gibi duran konularla doluydu bu soru.
“Bilmiyorum baba. Arkadaşlar iş aramaya başladılar bile bende onlarla birlikte iş bakacağım” aslında hiç bir planım yoktu. Muhasebecimi olacaktım. Aman tanrım bu nasıl bir kaderdi. Bu plan beni bile ürkütmüştü. Ben bir günah işlemiştim ve hayat bana bunun diyetini ödetiyor diye düşündüm.
“Bende senin için bir iki araştırma yaptım. Hoşuna gideceğini düşünüyorum. Bir kaç işyerinin defterini tutacaksın. Hem tanıdık arkadaşlar başta sana yardımcıda olurlar” babam teklifinde samimiydi. Daha doğrusu ciddiydi. Benim için bir şeyler yapmak istiyordu. Hayatımı yoluna koymam için yardımcı olmaya çalışıyordu. Ama ben.... Ben iş hayatı için hiç de hazır değildim. Daha kendimi tanımıyordum. Sevmediğim şeyler aşikârdı da sevdiğim şeylerin ne olduğunu henüz keşfedememiştim. Hayatım hep istemediğim şeylerle doluydu. Bir gün evet bir gün bu dünyada bulunma sebebimi öğrenecektim ama bu günün ne zaman geleceği konusunda şüphelerim vardı
 “Olabilir baba ama ben henüz çalışma hayatına hazır hissetmiyorum kendimi. Yani hayatımda oturtamadığım o kadar çok şey var ki. Kendimi bir otobüs durağında gibi hissediyorum. Her an otobüsüm gelecekmiş gibiyim. O nedenle bir işle meşgul olmak istemiyorum” o kadar hızlı konuşmuştum ki ben bile şaşırmıştım. Tüm bu laflar bir çırpıda düşünmeden çıkmıştı ağzımdan. Gazla tiyatraldı ama gerçekte buydu sanırım. Bilinçaltım, lapalaşmış bilincimin arasından sızıvermişti gün yüzüne.
Söylediklerim karşısında babam şaşkına dönmüştü. Başını çevirip yüzüme baktığında kırışıklıklarının gevşediğini fark ettim. Gülümsedi. Elini saçlarımın arasında gezdirirken
“Peki kızım. Ne yapmak istiyorsan onu yap. Ben sadece hayatını kolaylaştırmaya çalışıyordum. Ama şunu bilmelisin ki seni çok özlüyorum. Bu koca evde tek başına yaşamak tahmin edersin ki çok zor. Seni yanımda görmek, iyi olduğundan emin olmak istiyorum. İhtiyacın olduğunda yanında olmak sana destek olmak istiyorum.” Sanırım bu da babamın kurduğu en uzun cümle olmuştu. Bugün ikimizde yıllardır ördüğümüz duvarları aşmış rahat rahat konuşabiliyorduk.
“Biliyorum baba. Seni çok seviyorum. Bir o kadarda özlüyorum.” Dedim bunu söylemeye benim, duymaya da onun ihtiyacı vardı. İkimizde yaralı bir kuş gibiydik.
Biz salonda konuşurken halamda bizi rahatsız etmek istemez gibi mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.
“Seni arıyor mu” diye sordu yüzünü benden kaçırıp televizyona bakar gibi yaparken. Bir an anlamamıştım. Sorar gibi yüzümü buruşturdum.
“Annen” dedi. Bu soru germişti beni yanından kalktım. Televizyon kumandasına doru uzanırken
” Evet, arada bir. Bazen de mail atıyor”
“Öyle mi “dedi. Şimdi daha ilgili yüzüme bakmaya başlamıştı.
“Ya siz? Siz görüşüyor musunuz” diye sordum. Cevabı merak ediyordum. İçimde bir şeyler hala annemin bu evde olmasını istiyordu. Ona ne kadar öfkeli olursam olayım affetmeye hazırdım.
“Evet “ dedi. Umursamaz gibi görünmeye çalışarak. Bu cevap beni çok sevindirmişti.
Konuşmamızı halamın neşeli sesi böldü.
“Edacığımı yorma babası biraz dinlensin” dedi gülümseyerek.
“Elbette” derken sırtımı tıpışlıyordu babam.
Odama girdiğimde içerisi ışıl ışıldı. Halam tertemiz yapmış çarşafların kokusu bütün odaya sinmişti. Leylak kokusu yıllardır tanıdığım bir kokuydu. Üstümü çıkarmadan öylece uzanıverdim. Bir yandan konuştuklarımız aklımdan çıkmıyor bir yandan da uyumaya çalışıyordum. Uzun süredir kendimi böyle huzurlu hissetmediğimi düşünürken iki hafta önce uğradığım kitapçı gelmişti aklıma. Orda da buna benzer bir huzur bulmuştum. Niye daha sonra uğramadım diye düşünürken dalıvermişim.
Babam benimle güzel vakit geçirmek adına bir haftalık plan yapmıştı. O benim neyi sevip neyi sevmediğimi iyi biliyordu. Sahilde yürüyüşler, piknikler, boğazda akşam yemeği, sinema, sergiler... Tam bir turistik ve kültürel bir tatil olmuştu benim için. Birkaç defa Murat aradı. Murat’ı babam tanıyordu. Bu yılın başında okula geldiğinde tanışmışlardı. Onu onayladığını biliyordum. Ama yüreğim onaylamamıştı henüz. Sonra ev arkadaşım özlem gereksiz bir sürü şey için aradı.
BİR HAFTA SONRA
Cumartesi akşamı yolculuk anı geldiğinde babam biraz sitemkârdı.
“Yarın yola çıksaydın. Bir gün daha bizimle kalsaydın”
“Yolculuk beni yoruyor baba. O yorgunlukla sabah okula gidemem” dedim.
Halam yine evdeydi. Beni uğurlamak için gelmişti. Küçük bir çantayı elime tutuşturarak ”bunu sizin için hazırladım. Özlemle yersiniz. Dikkatli ol. Otobüste devrilmesin. Zeytinyağlı dolma yapmıştım” dedi sesi titreyerek. Ayrılıklarda hep böyle olurdu.
“Halacım lütfen. Ağlamayı bırakır mısın? Görende çok uzun süreli gidiyorum sanır. İki aya kalmaz gelirim. Hem bunca zahmete ne gerek vardı”
“Olur, mu ne zahmete sen senim biricik yeğenimsin” derken sesi hala dinmemişti. Hala ağlamaklıydı.
Babam arabasıyla terminale kadar getirdi. Bindiğimden emin olmak ister gibi otobüs hareket edinceye dek bekledi.( Çünkü el sallaması gerekiyordu.)otobüs hareket etmiş ben daha terminalden çıkmadan gözlerimi kapatmıştım bile. Bir kaç saat sonra telefonum çaldı. Birbirine yapışmış gözlerimi açmakta zorlandım. Arayan Murat’tı.
“efendim Murat”
“merhaba güzellik. Uyandırmadım inşallah”
“uyandırdın. Ama önemi yok” derken uyanmaya ve koltuğumda doğrulmaya çalışıyordum.
“ne zaman geleceğini soracaktım”
“murat şu anda yoldayım. Geliyorum”
“oooo çok sevindim. Kaçta bindin? Seni almaya gelmemi ister misin?”
“sakin ol murat. Ben kendim gelebilirim. Lütfen babam gibi sende başlama...”
Birazda uyku sersemliğinden belki. Murat’a fazla çıkışmıştım.
“peki, gelince görüşürüz”

Uykuma kaldığım yerden devam ettim. Uyandığımda Ankara’daydım. 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Venüs'ün kalbi (romanımdan 3. bölüm)

NİSAN
     Saçlarımı kurutup üzerime pijamalarımı giydikten sonra açlığımı bastırmak için bir parça kek ve meyve suyuyla odama geldim. Ders çalışmalıydım çünkü yarın sınavım vardı. Vize haftasıydı ve lanet bölümden artık kurtulmak istiyordum. Nasıl oluyordu da beceriyordum bilemem hep kendimi ait olmadığım iğreti kaldığım yerleri bir çırpıda buluyor hemen içine giriyor ya da hayatımın bir parçası yapıveriyordum. Muhasebe okuyordum. Düşününce benim gibi biri için bundan daha işkence verici bir şey bulamazdım. Mazoşist olduğumu düşünüyordum. Hayata bir an önce başlamak isterken yanlış bir yoldan başladım sanırım. Bu diploma benim hiç bir işime yaramayacaktı. Daha kendi bütçemden haberim yokken nasıl iş bulabilirdim ki. Görüntüm bile bir muhasebeciye benzemiyordu. Dağınık, kızıl saçlı, çilli, üsttü başı dökülen bir muhasebeci kimse görmemiştir herhalde. Gözlüğüm bile yoktu beni biraz ciddi kılacak. Kimse bana güvenip de parasını emanet etmezdi yani.

ÇARŞAMBA
  Sabah uyandığımda saatimin her zamanki gibi çaldığını ve duymadığımı fark ettim. Gece sandalyenin üzerine attığım kıyafetlerimi giyip evden hızla çıktım. Yerler ıslaktı hala ama bugün güneş kendini göstermişti. Sınavımda olsa biraz psikolojimi düzeltmeye yetti. Sınıfa girdiğimde sınav başlamak üzereydi. Vergi hukuku. En zayıf olduğum dersti ve hiç çalışmamıştım boş kalan bir kaç sıradan, başarılı olan bir arkadaşın arkasına oturdum. Amacım kopya çekmekti. Annem bilse çok kızar diye düşündüm. Gerçi bu aralar onun bir şeye kızacağı yoktu. O kendi hayatını yaşıyordu.
    Ders hocası Nihal Hanım tam bir hukukçu tavrıyla gözlüklerinin üstünden bakarak beni süzdü. Anlaşılan görüntümü yine beğenmemişti. Hani sorsam ‘hakkımda ne düşünüyorsun’ diye hoşuma gitmeyecek çok şey söyleyeceği belliydi. Yerime geçtim ve biran önce kopya çekmenin yollarını aramaya başladım. Esin tam önümde oturuyordu ve Allahtan bu bölüm için yaratılmışçasına çalışan bir kızdı. Ve bana sınavda çok yardımı oldu.
    Sınavdan çıkıp telefonuma baktığımda iki cevapsız aramayı fark ettim. Biri babam diğeri Murat’tı. ‘İyi ki fark etmedim’ diye düşündüm. Çünkü ikisiyle de konuşacak havada değildim. Babam sınavımın nasıl geçtiğini muratsa şirin konuşmalar sonunda görüşmek için randevu koparmaya çalışıyordu. Belki de ben fazlasıyla umursamaz biriydim. Hayatımdaki bu iki erkek kadar beni düşünen biri daha yoktu. Yemek yemek için kantine doğru ilerlerken telefonumun çaldığını fark ettim.
-efendim baba’ mutlu bir ses tonu vermeye çalışıyordum çünkü aksi halde sorularıyla beni boğacağını biliyordum.
“Tatlım nasılsın “ dedi sakin bir ses tonuyla “sınavın nasıl geçti”
“İyi geçti babacığım sanırım vereceğim bu dersi”
“bu çok iyi. Sınavların bittikten sonra İstanbul’a gelsen diyorum. Epeydir görüşmedik.”
Bende bu soruyu ne zaman soracağını bekliyordum. “elbette baba. Zaten devamsızlık sorunumda yok. Cuma akşamı otobüse binerim.”
“biletini alınca hangi otobüse bineceğini söyle seni karşılayayım “ dedi.
“Haber veririm baba” dedim. Kısa kesmek istemiyordum ama ne konuşacağımı da bilmiyordum. Söyleyecek hem çok şeyim hem hiç bir şeyim yoktu. Her zaman herkese karşı olduğu gibi…
         Kısa konuşmadan sonra kantinden bir şeyler alıp atıştırmaya başladım. Arkadaşlar bahçedeki ağaçların altına oturmuş yüksek sesle muhabbet ediyorlardı. Esin, mine ve barış uzaktan el salladılar. Yanlarına gittiğimde Mine bana oturmam için bankta bir yer açtı. Sessizce onları dinliyor bir yandan da sandviçimin ketçabını kontrol etmeye çalışıyordum.
      Arkadaşlarım iyi insanlardı. İki yıllık bu öğrencilik hayatımda bana olan katkılarını görmezden gelemem. Esin Ankaralıydı. Onun için burada okumak diğer arkadaşlara ve bana göre daha kolaydı. Ankara’yı sevmiştim. Ama burada kendimi daha yalnız hissediyordum. Bir deniz olmalıydı benim yaşayacağım şehirde başımı alıp gideceğim bir durgunluk olmalıydı. İnsanları seyretmeli ve karmaşa arasında kendimi hatırlamayacağım mekânlara ihtiyacım vardı. Ankara’da ise beni bu yönde tatmin eden yer bahçeli 2 caddeydi. Sıkıldığım günler okuldan çıkar Eskişehir yolundan yürüyerek bahçeliye kadar giderdim. Her zaman uğradığım çiğköfteciye uğrar bir dürüm yaptırır kaldırıma oturup gelen geçenleri seyrederdim.
  Sohbet anlamsızlaşmaya başlamıştı. Hiç bir ortamda yarım saatten fazla kalamıyordum. Yemeğim bitince ayağa kalkıp çantamı alınca esin hemen ayaklandı
“Hey nereye gidiyorsun”
“Yorgunum biraz eve gitmeliyim. Cuma sınav var” dedim. Ders değildi mazeretim. Kaçmaya çalışıyordum sadece
“Boş versene arkadaşlarla Kızılay’a gidiyoruz sende gel” samimiydi teklifinde. Esin dümdüz bir kızdı. Ona bir soruyu iki defa sormaya gerek yoktu. İlk ve son söyledikleri hep aynıydı. Benimle gerçekten vakit geçirmek istiyordu ama ben insanları kendimden uzak tutmak için özel bir çaba sarf ediyordum. Hani çok iyide olsa bir şeyler eksiktir ya. İfade etmek çok zor benim için antika bir çay tepsisine bira bardağının yakışmaması gibi. İşte ben her zaman kendimi bir bira bardağı gibi gördüm. Yakışanı bulmak imkânsız gibiydi.
Gerçekten gelemeyeceğimi ayrıca gelecek hafta için İstanbul’a gideceğimi, hazırlanmam gerektiğini söyledim.
 Ertesi gün dersim yoktu. Evde oturup tembellik yapmak film izlemek istiyordum. Bu iyi bir plandı. Özgür olduğum nadir alanlardandı evim. Sokağımızda bulunan marketten bir film kiralayarak eve geldim. Şimdi en zor görevdeydi sıra. Uyumak...   
PERŞEMBE
Uyandığımda öğlen olmak üzereydi. Doğrulmama vakit kalmadan telefonum çaldı. Arayan Murat’tı.
“ Efendim” dedim. Sıradan ve düz bir ses tonuyla “günaydın! “dedi. Sesi oldukça neşeli geliyordu ”nihayet bulabildim seni”
 “günaydın murat”
 “uyandırmadım dilerim” dedi. “ Yooo. Bende şimdi uyandım” hala sersem sersem çıkıyordu sesim.  Aslında bu ses tonunu hak etmiyordu
 “ bugün dersinin olmadığını biliyorum. Esin söyledi. Bende bir şeyler yaparız diye düşündüm.” dedi.
 “aslında bugünü evde geçirecektim. Film kiralamıştım.” Bunu söylemek hiçte iyi bir fikir değildi. Ardından gelecek teklifi anlamalıydım.
 “Hangi film?” dedi. Merakla.
“Kırmızı leke .”
 “İnanmıyorum. Kaç defa izledin o filmi”
 “bilmiyorum.”dedim. Doğru söylüyordu. Defalarca izlemiştim. Belki de şu film aldığım yeri değiştirmeliydim. Fazla alternatifim yoktu.
    “ O halde bugün birlikte sinemaya gidelim. Sonra... Sonra da bakarız” eğlenceli bir insandı Murat. Bahaneler üretmekten sıkılmıştım.
     “Peki “diyebildim sadece.
Murat orta boylu beyaz tenli bir gençti. Her zaman tıraşlı gezer ve güzel kokardı. Elleri bir erkek için fazla küçük ve bakımlıydı. Gülünce onu daha sempatik yapan çenesinde bir gamzesi vardı. Genellikle mavi kot üzerine koyu renkli ceket giyerdi. Vasat sayılmazdı ama tarzını hiç değiştirmezdi. Oda esin gibi Ankaralıydı. Üniversitede kimya bölümünü bitirmiş öğretmenlik için sınavlara hazırlanıyordu.
     Nerdeyse bütün günü Murat’la beraber geçirdik. Beni iyi tanıyordu izlediğimiz filme o karar vermişti. Robin Williams ‘in can dostum filmine gittik. İtiraf etmeliyim ki çok etkisinde kalmıştım. Yaşamak ancak bu kadar iyi anlatılırdı. Her şeyin kitaplarda yazmadığını anlatan benim için doğru bir filmdi. Filmden sonra karanfilde bir kafe de saatlerce oturup film üzerine konuştuk. Sanırım benim fazla etkilendiğimi o da anlamıştı. Dur duraksız konuşup duruyordum. Onunla film konusunda zevklerimiz aynıydı. Çünkü her defasında etkilendiğimiz sahneler aynıydı. Onunla susmak bile bazen çok hoştu. Gereksiz konuşmalar yapmaz, hoşuma gitmeyecek soruları nadiren sorardı.
Bana karşı ilgisinin farkındaydım. Ama şu bir gerçek ki âşık olmak için fazla mütevazı bir insandı. Sanırım biz kızlar bize acı çektiren erkeklere daha kolay bağlanıyoruz. Trajedi hayatımızın vazgeçilmezi. Aşk ne kadar imkânsızsa o kadar vazgeçilmez oluyor. Murat ona sunabileceğim her teklife açıktı ve sanırım buda pek cazip yapmıyordu onu. Ama o benim için gerçek bir dosttu. Zor günlerimde hep yanımdaydı. Okula ilk geldiğim gün bana “merhaba” diyen ve her gün tebessümünü benden esirgemeyen yegâne insandı.

     Beni eve bıraktığında saat 19.00 sularıydı. Eve gelip pijamalarımı giydim.  Ertesi günkü sınavım için ders çalıştıktan sonra maillerime baktım. Çok uzun süredir annemden haber almıyordum. Aramak istiyordum. Onu hem çok özlüyor hem de çok öfkeliydim. Ben nasıl acı çekiyorsam onunda acı çekmesini istiyordum. Belki bu çok sadistçeydi ama ancak onun acı çekmesi benim içimi rahatlatabilirdi. 

25 Ağustos 2017 Cuma

Venüs'ün kalbi (romanımdan 2. bölüm)

    “resim yapmayı seviyorum ama çok uzak kaldım. Arada sırada geceleri kendi odamda bir şeyler çiziyorum”
     “resim yapma sevincini dizginleyebiliyorsun yani?
Çok anlamlı bir soru olduğunun farkındaydım. Sıradan yaşlı bir kadından duyulmayacak bir soruydu. Şaşkınlığım kekelememe sebep oldu. Belki de tam olarak ne cevap vereceğimi de bilemiyordum.’ Aslına bakarsan ben ne istediğimi bilmiyorum’ demek geldi içimden. Ama bu cevap çok savruk olurdu bu kadın için.
    “aslında resim yapmaktan çok zevk alıyorum. Kısacası sanatı çok seviyorum. Her dalından ayrı bir zevk alıyorum. Ama iki yıldır iyi bir tüketiciyim diyelim. Üretmek için pek vaktim olmuyor. Birçoğunun kolaylıkla bitirdiği bu bölümde okumak benim için oldukça zordu.”
    Sorduğu soruya cevap verebilmiş miydim bilmiyorum. O ne sormuştu ben neye cevap vermiştim. Ama sanki bir konuşmaya başlasam yıllarca susmayacakmışım gibi geliyordu. Konuşmalarımı hiç kesmeden büyük bir ciddiyetle dinliyordu. ‘O hep sorsa ben hep anlatsam’ dedim içimden. İçimdeki yaşama sevincimin hayatımın hangi arasında tükettiğimi belki bende öğrenirdim bu sayede. Bir adım ilerisini görememek. Niçin yaşıyorum sorusuna beni ikna edecek bir cevap bulamamak çok zor. Her gün kendime sebepler yaratmaktan yorulmuştum. Yıllarca yaşayan ve hala yaşama hevesiyle yanıp tutuşan hastanede binlerce insan varken ben kendimi her gün yeni bir yalanla avutuyordum. Yaşam bir görevdi, her şeyde olduğu gibi sadece işini yapan bir emekçiydim bende.
   Saatlerce sanat ve hayat üzerine konuştuk. O gün, orda ona tam olarak neler anlattığımı hatırlamıyorum. Ama bildiğim bir şey var ki yıllardır özlemini duyduğum bu sükûnet beni çok mutlu etmişti. Sadece yaşlı adama gelen telefon hariç.
 Saatime baktığımda vakit epey geçmişti. Telaşla
     “gitmem gerekiyor abla “ dedim. Yağmur hala yağmaya devam ediyordu.
     “elbette” dedi. Yeni tanıştığım birine yıllardır bu kadar içten abla dememiştim. Ona teyze veya hanım diyemezdim. Teyze fazla sıradan hanımda onca sohbetten sonra fazla mesafeli gelmişti.
    Hemen hareketlendi. O sırada oturan yaşlı adamda yerinden kalktı ve bana ilk defa konuşarak
“Yağmur yağıyor kızım. Nasıl gideceksin.”duygularımı anlatmak oldukça zordu benim için. O kadar içten kızım dedi ki saatlerdir tek bir kelime etmeden umarsızca anlattıklarımı dinleyen adam birden içime oturmuştu bile. Neydi o görüşme bilmiyorum ama omuzlarında bir yük binmişçesine ağırlaşmıştı hareketleri.
“Giderim ben. Merak etmeyin” dedim. İçlerini rahatlatmak istercesine. Çünkü gerçekten telaşlı görünüyorlardı.
“Sana köşeden bir taksi çağıralım. Bekle “dedi. Askıda duran taba rengi kalın fitilli kadife ceketini alıp bana dokunmaktan hem çekinip hem de kanatlarının altına almak istercesine kapıya yöneltti.
“İyi akşamlar Behiye abla tanıştığıma çok memnun oldum.” dedim. Oda bu tanışmadan çok memnun olduğunu söyleyerek kapıya kadar uğurladı beni.
       Taksiye bindiğimde adını bile öğrenmediğim bu yaşlı adam sevgiyle bakıyordu bana. Tebessüm ettim. İşaret etti camı açmamı ister gibi. Anlamıştım ‘paran var mı’ diye soracaktı. Gülümseyerek rahatlatmaya çalıştım. Yağmur hala yağıyordu ve otobüsler ve taksiler birbirine kornolarını çalıp duruyordu. Şoför radyoyu açmış cızırtılı sesi geliyordu. Aslında her şey iyi gibiydi. Fena değildi manzara. Trafik vardı ama sorun değildi çünkü arabayı ben kullanmıyordum.
        Bir süre dışarıyı seyrettim. Yürüyen pek kimse yoktu caddede çünkü herkes çoktan ya aracında ya evindeydi. Evime yaklaştığımı fark ettiğimde şoföre inmek istediğimi söyledim. Çünkü biraz temiz hava almak istiyordum. Çantamı sırtıma attım kapüşonumla başımı kapattıktan sonra eve doğru yürümeye başladım. Ev arkadaşım bir haftalığına ailesinin yanına gitmişti. Kimse yoktu evde. İşte bu nedenle acelemde yoktu. İnsanın arkadaşı bile olsa evde birinin beklediğini bilmesi güzel bir şey. Evin demir kapısını açıp asansörün önünde beklerken bir şey fark ettim. Bu gün kendimi iyi hissediyordum. Uzun süredir haber almadığım annem, beni merak eden babam, yarın gireceğim sınav bile beni panik etmiyordu. Sakindim ve sanırım bunu sağlayan, içimde bir şeyleri heyecanlandıran bu gün gittiğim kitapçıdaki bir kaç saatlik sohbet sebep olmuştu.

   Evimiz sakin güzel bir sokakta beş katlı bir apartmanın dördüncü katıydı. Ankara’ya babamla ilk geldiğimizde kiralamıştık daha sonra özlemle tanışmış ve beraber kalmaya başlamıştık. Girişte küçük bir hol, hole açılan üç kapı vardı. İçinde zor hareket ettiğimiz bir mutfak. Sağda özlemin odası, solda ortak kullandığımız küçük bir salonumuz vardı. Benim odama bu salondan giriliyordu. Odam da ise bir yatak, tuvalet masası ve bir bilgisayar masası vardı. Priz kenarları da babamla ve arkadaşlarımla çekindiğim sıkıştırılmış fotoğraflarla doluydu. Aydınlık bir evdi. Evi babamın beğendiğini düşünürsek bu çok normaldi. O kasvetli evleri hiç sevmezdi. Eve girer girmez kombiyi açtım. Saçlarım ıslanmış, bir sıçan gibi görünüyordum. Nisan ayı olmasına rağmen bu yağmurların olmasından nefret ediyordum. Hep yanlış yerde doğduğumu ve yaşadığımı düşünmüşümdür.

24 Ağustos 2017 Perşembe

venüs'ün kalbi (romanımdan 1. bölüm)

  Hava tüm gün kapalıydı. Genç kız ağır adımlarla dar sokakta yürürken yağmurdan kaçışan insanlara baktı bir süre. Bir eli omzuna astığı çantasında diğer eliyle yüzüne yağan yağmur damlalarını siliyordu. Gitmek için acele edeceği ne bir randevusu ne de eve geç gitme telaşı vardı. Sokağa sağlı sollu sıralanmış evlerin kenarından usulca yürürken kepenkleri henüz kapatılmamış bir kitapçı gördü. İçeride küçük bir tezgâh, rastgele sıralanmış kitaplar vardı. Tezgâhın önünde küçük bir tabureye oturmuş yaşlı adam, üzerine çizgili bir gömlek, altına da geniş bir pantolon.  Küçük tezgâhın arkasında beyaz saçları örgülü, te
peden bir tokayla tutturmuş, üzerinde mor yeşil tonlarında şal desen gömlekli yine aynı yaşlarda bir kadın vardı.
      Yağmur iyice hızını artırmıştı. Genç kız ayakkabılarının iyice ıslandığını hissetti. Düşünmeden kendini o eski kitapçının kapısını açarken buldu. Ağır adımlarla içeri girdi. Sıcaktı ve mekânı sarı bir ışık aydınlatıyordu. Bir an içinin ısındığını hissetti. Çekingen bakışlarla başını selamlarcasına eğdi. Tezgâhın arkasındaki yaşlı kadın gülümseyerek genç kıza
    “hoş geldiniz ” dedi
    Sıkılgan ve sessizce  “hoş bulduk”
    Ortamda bir an sessizlik oldu.  Tabureye oturmuş elindeki eski bir kitabı okuyan yaşlı adam kalın gözlüklerinin üstünden genç kıza baktı.
      “ şey...” dedi.  ” Ben sadece kitaplara bakacaktım”
      “Elbette kızım. Aradığın bir kitap var mı? “ diye sordu yaşlı kadın tezgâhta öne doğru eğilerek
      “bilmiyorum”
       Kısa ve anlamsız görünse de amacı belliydi aslında ne aradığını kendi de bilmiyordu.
Yaşlı kadın eliyle kitapları işaret ederek
     “burada çok güzel kitaplar var. Biraz bak istersen, hoşuna gidecek bir şeyler bulabilirsin ” dedi
Genç kız zeminin gıcırdayan tahta döşemeleri üzerinde yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Cilası silinmiş, eski raflarında özensiz sıralanmış kitaplar ve aralarına sıkışmış farklı renkte kâğıtlar vardı. Hatta bazı kitapların sayfaları parçalanmış ve kitapların arasına sıkıştırılmış duruyordu.
         Genç kızın üşümesi biraz azalmış günün yorgunluğunu yavaş yavaş unutmaya başlamıştı. Yağmur dışarıda hala tüm hızıyla devam ediyordu. Sarı sokak lambaları da yanmaya başlamıştı. Yaşlı kadın tezgâhın üzerindeki zarfları özenle açıyor okuyor ve bazılarını ayrı bir kutunun içine yerleştiriyordu. Kitaplara bakarken rafların arasında kahverengi çerçeveli küçük bir tablo gözüne çarptı. Orda uzun süredir kimsesizce durduğu belliydi. Genç kız eğildi ve tabloyu eline aldı. Tozunu nemli elleriyle silerken kasanın arkasındaki kadın, zemini gıcırdatarak ama yavaşça genç kızın yanına geldi.
“O tabloyu ben yaptım” sesinde biraz gurur birazda hüzün vardı
“Öylemi? Derken aslında şaşırmamıştı. “Çok güzel yapmışsınız. Başka resimleriniz de var mı?” dedi tezgaha doğru yürürken
“Elbette... Çok vardı. Ama sadece elimde bu kaldı “
Yaşlı kadın hem resme bakıyor hem de bir şeyler anlatıyordu. Genç kızsa ağır ağır kadını süzüyordu. Sıradan bir kitapçı olmadığı belliydi. Saçı, kıyafeti, zemin üzerinde tıkırdayan topuklu ayakkabıları ve düzgün Türkçesiyle ortama uyumsuz olacak kadar özenliydi.
Yaşlı adam hem kitabını okuyor arada bir de konuşmalara kulak kesiyordu.
“Çay içer misin? Üşümüş görünüyorsun “ dedi Genç kıza küçük bir çaydanlıkta kaynayan çayı göstererek.
  “Tabi “ dedi genç kız. Şu durumda hayır demesi için hiç bir nedeni yoktu. Yorgundu ve yapacak hiçbir şeyi yoktu. Belki de yaşlı kadında bunu fark etmişti.
Çayı doldururken bir tabure çekti kıza doğru.
“Senin ismin ne kızım? “ dedi o güzel ses.
“ isimim? “ dedi bocalayarak. Bocalıyordu çünkü hayatında ilk defa belki başkası olmak istiyordu. İsmiyle yazılmış bu kaderden kurtulmanın bir yolu da buydu belki.
“ Suna “ dedi. Fazla düşünmek istemeden. Suna güzel isimdi. İlkokul yılları hep bu isimle şenlenmişti. Suna’nın hayatı çok güzeldi. Suna tatilde, Suna hayvanat bahçesinde.....
 Evet, ismi Suna olmalıydı. Ve artık o Suna’nın kaderini yaşamak istiyordu.
“ Suna !“ dedi yaşlı kadın gülümseyerek “güzel isim”
Sanki uydurulmuş olduğunu anlamış gibi, onaylar cümleler kullanmıştı.
   O anda sessizliği bölen bir gürültüyle telefon çaldı. Yaşlı adam Suna’yı şaşırtan bir hızla yerinden doğrularak telefona doğru uzandı. Heyecanla telefonu açtı. Onun bu panik hali telefonun önemli birinden olduğunu düşünmesine neden olmuştu.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
     Çayımı yudumlarken burada ne işim olduğunu sorguluyor hem de hiç ayrılmak istemiyordum. Sıcak bir bardak çay, sorularıyla kafamı şişirmeyen iki yaşlı insan. Sükûnet dolu bir ortam vardı. Yıllardır böyle bir sessizlik yaşamamıştım. Sanırım huzur dedikleri bu olsa gerek diye düşünüyordum. Kaynayan çayın pencerelerde bıraktığı buhar süzülmeye başlamıştı. Düşüncelerimi yaşlı adamın garip telefon konuşması bozdu. Hiç konuşmuyor kısa cevaplarla “peki..tamam.” gibi cümleleri ardı arkasına sıralıyordu. Meraklanmıştım ama soracakta değildim. Zaten iğreti gibi kalmıştım. Oturuyordum sessizce ama burda bulunma sebebim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Yaşlı adamla kadın arasında, telefon görüşmesi sonunda anlamlandıramadığım bir bakışma oldu.
Yaşlı kadın “Benim adım da Behiye” dedi. Ortamın anlamsız havasını dağıtmak ister gibi “Sen de resim yapmayı seviyor musun Suna “
 “Evet” dedim. Kısık bir sesle.”Ama yıllardır elime kalem alamadım.”
 “Niçin ?” diye sordu çayını kibarca yudumlarken.
 “Bilmiyorum. Sanırım iki yıldır bitirmeye çalıştığım okulda pek vakit bulamadım.”
Sevinçli bir bakış attı.

     “Ne güzel.... Okuyorsun demek? ”sorusuna gülümseyerek cevap verdim. Ama bu benim için o kadarda mutluluk verici değildi. Bitirmek üzere olduğum bu bölüm rastgele yapılmış mecburi bir tercihti çünkü. Kaçıştı belki de. Ama bu ortamda tüm bunları değil hatırlamak, unutmak istiyordum. Bunları düşünmek için hiçte uygun bir yer değildi. Ama bu yaşlı kadını üzmekte istemiyordum. Sebebi ne olursa olsun benim için sevinen biri vardı. Kendimden çok onun mutlu olmasına sevindim.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

SELFİLMİM

bir sinema salonundasınız. sanki salon size kapatılmış ve sanırım dünyanın en uzun filmini izliyorsunuz. konusu biraz dram ama damarından, biraz komedi trajiğinden, biraz korku geriliminden...anın tadını çıkarmaman için tüm ortam hazır.  artık 9 D midir 100 D midir bilinmez. ve sizden başka kimse yok. veya varda sanki filmin sübliminal sahnelerini sadece sen görüyorsun diğerleri iyi bir aile filmi tadında izliyor. an geliyor gözlerim doluyor ...yanımdakine bakıyorum hiç tepki yok. an geliyor geriliyorum. diğer yanımdakine bakıyorum. tepki yok. bazen yaşadığımdan şüphe duyuyorum. uzun uzun ve hiç bitmemecesine izliyorum. 

işte yaşamın özeti. benim gördüğüm ve onların hissettikleri....


21 Eylül 2015 Pazartesi

samimiyet dolu bayram dilerken...

artık kesin ve net biliyorum. hiçbir şey eskisi gibi değil. zaman hızla geçiyor esintisini yüreğimde hissediyorum. mevsimler yıldırım hızıyla içimde. artık çok şey öğrendim. elbette hala öğrenmemekte ısrarcı olduğum konularda var. modanın geçişini, teknolojinin hayatımıza girişini, oyunların bitmesini, çocuklarımızın asosyal olmasını, gdo lu besinlerle beslenmediğimizi, zehirlendiğimizi yahut evrimleştiğimizi kabul ediyorum. ama benim hala kabullenemediğim şeyler var.
yıllar önce... lise 3 deydim. sıra arkadaşım vardı. adı f harfiyle başlıyordu sanırım.:))))) tam hatırlayamıyorum ama çok iyi bir kızdı. çalışkandı da. doktor oldu sanırım. o sene yıldız kenter' in "ben Anadolu" isimli tek kişilik bir oyunu vardı. hiç izleyemedim tabi. ama o gitmişti. sarı bir post it in üstüne kurşun kalemle o oyundan bir replik yazmıştı. tesadüftü belki ama o replik benim hayat felsefem olmuştu. 
" inandığın ve dilediğin gibi yaşa. konuşacak kimse bulamayınca insan; kediyle, köpekle toprakla da konuşur..." 
evet, zaman hızla geçerken çevremde gördüğüm sanal ilişkileri gördükçe toprakla konuşmayı tercih eder oldum. kimsenin kimseyi umursadığı yoktur. herkes avazının çıktığı kadar yüksek tonda egosuyla konuşuyor. bu aile içinde bile böyle. kardeşliğe dahi inanmıyorum. Habil ile kabil misali herkes birbirinin eksiğini tamamlamak için değil açığını deşifre etmek alay etmek aşağılamak için var. herkes fırsatçı. beklentisi olan insanlar yağdanlıkta sınır tanımıyor. küçük çıkarlar için büyük taavizler veriliyor. samimiyetsiz bir dolu insan. 
sevmek güzel şey lakin gerçekten bu zamanda insan sevmekte güçlük çekiyor. o kadar az kaldılar ki. Allah; o, bir elin parmağı kadar sayılı sevdiklerimizi bizden ayırmasın.
samimiyet dolu günler ve bayramlar diliyorum...

9 Temmuz 2015 Perşembe

ahhh bennn...ben ben ben...


Yara almışız. Hatta epey yara bere içinde kalmışız. İçimizden akıp gidenler bu çatlağı zorlamakta. Biz toplum olarak sesimizi yükselttikçe “Müslümanız” diye, farklı bir antitez bizim içimize sinsice girmiş, biz bu sinsi düşmanı bir türlü tespit edememişiz. Oysa böyle miydi çocukken sosyal yaşam? Annelerimiz başını örterdi ama… Sanki namaz kılmakta yaşlıların işiydi. Çoğu Kur-an okurdu ama kimse de mealini bilmezdi. Çok bişey bilmezlerdi yani. Haa ama insanların daha ahlaklı daha merhametli olduğu da bir gerçektir yani…

Evet bi yerlerde içimize farkı görüşlerden sinsice sızmış misyoner düşüncelerin esiri oluvermişiz.

Son zamanlarda facebook a tekrar takılmaya başladım. Paylaşımlarda fark ettiğim bir şey oldu. Aslında yeni bir şey değil, hani gözünün önünde olurda sen bir türlü fark edemezsin ye öyle bişi işte.

Ana fikir şu: kimse senden daha kıymetli değil, boşver kimseye acıma, acıdın da ne oldu, bu kadar acımasızsam zamanında bana yapılanlardan dolayı, valla kimseyi takmam beni üzeni üzerim… gibisinden cümleler. Evet, egomuzu böyle bir yere oturtmuşuz ki “ ya ben de kabahat olabilir mi ?” veya “ ben ne yaptım ki bu arkadaşım bana bunu yapıyor?” diyemiyoruz. Bir bendir gidiyor. “Haklıyım… Herkes beni sevsin… Kimse arkamdan konuşmasın, konuşursa haddini bildiririm, o kim oluyor( ki adamın ‘ sen kimsin’ diyesi geliyor)” falan filan işte biliyorsunuz. her kazancı kendimize hak, bizim üstümüzde kazanç sağlayanları (illa maddi kazançtan bahsetmiyorum) laflarımızla boğuyoruz. bazen iyi insanları iyi olduklarına pişman edecek kadar ileri bile gidiyoruz yani:(((

En azından nazımın geçtiklerine sesleniyorum. Sen kıymetlisin tabi ama herkesten daha çok değil yani. Sende benim gibi bir fanisin. Senin de hataların var ve sevenlerin sırf seni sevdikleri için bunu senin yüzüne vurmuyorlar. Silip attıkların kim bilir sırf sana yağdanlık etmediği için hayatında değildir. Ve belki de bu oyunda asıl kıyımı yapan sensindir. Hatayı kendinde aramanın bi mahsuru yoktur. Gururunu kimseye ezdirme tabi ama bu egoyla sadece yalaka arkadaşlar bulabilirsin. Baksana çevrene bu dediklerimden bir sürü tanımıyor musun? Senin onlardan biri olmadığını nerden biliyorsun.

Herkes senin kadar kıymetli. Sen mutlu olacaksın diye insanlara haksızlık etmenin bir alemi yok yani.

Sev ki sevilesin. Hoş görmeyi bil ki sende kırılmayasın. Verdiğin kadar alırsın hayattan. Ne bir eksik ne bir fazla. Hem ne demiş Mevlana; incitme! incittiğin yerden incinirsin


15 Temmuz 2014 Salı

ŞAŞIP KALIRSINIZ CESARETİME

Hayat bir talih kuşu gibi kondu omzuma.
Hep poyraz mı esecek sanıyordunuz bu yaylalarda.?
Bak aşk mevsimi geldi de nasılda renklendi her yer sümbülüyle nergisiyle.
Ben toprak ana gibi bereketli, cömert, sevecen.
Bir kururum ölüm sanırsınız yaşadığımı... bir açarım yeni bir doğum.
Coşar filizlenir sevgiler aşklar bende
Varsın solsun
Dokunmaz yüreğime, bilirim geçecek bu karanlık günler
Ben, her an, her dakika, her karanlıkta büyürüm büyürüm geceler kadar.
Şaşıp kalırsınız değil mi cesaretime?

13 Temmuz 2014 Pazar

YALAN, SEN NE GÜZELSİN...



Kimsenin dürüst olmasını istemiyoruz aslında. Gerçekleri duymak istemek koca bi yalan. Bütün dünya yalanla yaşamaktan memnun. En küçüğünden en büyüğüne herkes bu yalanlara bağımlı.


Mesela en basitinden o koca vücuduna giydiği straplez elbisenin yakışıp yakışmadığını yahut kıçı yere yakın bacaklarına düşük bel kotunu:)) ama gerçeği duymak istemez. Herkes çevresinde yarattığı yalanlardan o kadar memnun ki birinin kalkıp bu büyüyü bozacağı telaşıyla yaşıyor. 
Hatta narsist benliği okşanmak istediğinde duymak istediği cevapları alabilmek adına yalancı tevazularda bulunuyor. “ayyy bu fotoda çok çirkin çıkmışım”.  bu şu demektir “ biri bana çok güzel olduğumu söylesin” bu en küçük yalanlar. 

Sonra yalanlar büyür yavaş yavaş zayıflamış egolar şişirilmeyi bekler. “yaa sen bu işi ne kadar güzel yapıyorsun? Harikasın. Senin şu yönüne hayranım” gibi. Aslında her iki tarafta egosunun kurbanıdır. İltifat eden- ‘ya ben ne kadar büyük bir insanım… kendimi bıraktım senin gibi birini övebiliyorum…bu nasıl bir kişiliktir. Kendime hayranım’ öte taraftan, iltifat edilen- için de ‘yani sen böylesine büyük bir insandan iltifat aldığın için gurur duymalısın. Ben harika biriyim. Gerçekten bu işte çok iyiyim’


Evet, zayıf insanlar bu basit sohbetlerle günlerini geçirirler. Bi yerde körler sağırlar birbirini ağırlar. Alan memnun satan memnun babında. Var mıdır gerçeği duyma cesareti. Yoktur. Çünkü artık yaşadığımız çağda gerçeklerle yüz yüze gelmeye kimse hazır değil. 


Büyük yalanlara gelince... Küçük insanlar, kötü insanların pirim kazandıran silahlarını yağlarken onları protesto edebileceklerini sanmaları yalanı. Vazgeçemeyecekleri zaafları yüzünden çirkin şeyleri görmezden gelmeleri yalanı. Bazılarında ise koltuklarında daha uzun süre oturabilmek adına, yapılan yanlışlara gözlerini kapamaları. Her şeyi doğru yaptıklarına kendilerini inandırma yalanı. İnsanları kullanırken, aşağılarken, saflıklarından faydalanırken kendilerinin iyi insan oldukları yalanı.



Yalanlar… Yalanlar. Siz ne güzelsiniz böyle. Yoldan çıkaran bir sokak kadını gibisiniz. 
Kim demiş şarap sarhoş eder diye. Bir yalan söyler, Yüzyıllarca kendinize gelemezsiniz. ))