26 Şubat 2019 Salı

Sanat İçin

Herkesin bir fikir beyan ettiği bu konuda ben bir şeyler söylemezsem olmazdı. Bende söyleyi verdim. Eğitim tabi ki. Yani öyle ilgili alanım falan değil, çoğu gibi bizzat eğitimini alıp 23 yıldır meslek olarak yapıp, ötesi yaşam tarzım haline getirdiğim bir alan. Öğretmenim ve beni bilen bilir işimi çok seviyorum ve işini severek öğretmenlere (sadece sevenlere) saygı da duyuyorum. Yani işinin önemini bilip, aklı başında, başarılı gençlere öneren “aman sakın öğretmen olmayın” diyenlere demiyorum.
Son dönemlerde Milli Eğitim yıllardır yanlış giden bu treni yolundan çevirmeye çalışıyor. Elbette kolay bir durum değil, kaldı ki bu teknoloji çağında her şey göz açıp kapayıncaya kadar değişirken 30-40 yıl sonra robotların insan gücünün yarısını yapacağı ( varsayan bilim adamları ) belirtilirken, bizim zehir zemberek bu zekâları ezberci bir zihniyetle eğitip, kategorize eden “birkaç zekâ türü”  içine sıkıştırmak kör tırpanla ekin biçmek gibidir.
Yanlış giden bir eğitim sistemimiz var evet. Şu sıralar bunun fark edilmesine seviniyoruz. Zararın neresinden dönersek kardır.
Bilim adamları robot olayında oldukça ileri gitmiş durumdalar. Değil fabrikalarda günlük hayatta kullanmak birçok güçlü devletin asker ihtiyacını karşılayacak robotlar yaptıkları, hali hazırda var olduğu anlaşmalar gereği ortaya çıkarmadıkları söylenmekte. Yani yıllar önce filmlerini izlediğimiz terminatörler artık pek te uzak değil. Sağlıklı beslenmeyi becerirsek bir 30-40 yıl sonra çok rahat görebiliriz. Kim bilir bir gün gerçek bir mutfak robotumuz bile olabilir.
Peki, çağda bu sıçrayışlar yaşanırken bizim 10 yaşındaki çocuklarımız bu eğitim sisteminden geçip 40 yıl sonra yani 50 yaşında o çağa ayak uyduracak, çağın gerisinde değil çağının adamı olabilecek mi? Öğretmenler okullarda bu çocukları o çağa uygun yetiştiriyor mu? Öğretmenlerin gençleri geleceğe hazırladığını düşünürsek bizler öğrencilerimizi o döneme yani biraz terminatör biraz transformes çağına uygun hale getirebilecek miyiz?
Ülkemiz; bir kar yumağı gibi hızla büyüyen, gelişen gözle takip etmenin bile zor olduğu bu yarışa nerden girecek ve hızına uyum sağlayabilecek mi?
Birçok hatadan dönülüyor. Deli gibi formül ezberlemenin, çarpım tablosunu 1. Sınıfta ezberlemenin, okuma yazmayı okula gitmeden öğrenmenin bir zekâ belirtisi olmadığını öğrendik şükür. Çoklu zekâ kuramından bahsedilirken ben bir level atlıyorum ve her insanın parmak izi gibi şahsına münhasır bir zekâsı olduğunu düşünüyorum. Bir yerde zekâyı sayılara ve çeşitlere sıkıştırmadan sınırsız çeşit zekâyı sadece zekâ diyerek noktalıyorum.
Kaç tane çocuğu formülleri ezberleyemediği için geri zekâlı muamelesi yaptık kim bilir. Tüm formüller tahtada yazılı olsaydı da öğrenci hangi formülle doğru sonuca ulaşabilme yeteneği kazansa daha doğru olmaz mıydı mesela.
Gelelim son yıllardaki TÜBİTAK projelerine, bilimsel çalışmalara robotik kodlama derslerine özel yetenekleri keşfetme serüvenine. Tüm bunların hepsine saygı duyuyor bunu sonuna kadar destekliyorum.
Yetenek avcılığına gelince işte burası benim alanım. Daha kendinden emin daha denemiş yanılmış başarmış içinde yaşamış birisi olarak söylüyorum; tüm iyi niyetin farkındayım ve gerçekten ülkem insanının olağan üstü işler yapacak potansiyele sahip olduğunu da düşünüyorum. Ama bu eğitim sistemiyle olmaz. Kısa ve net. Olur, elbet ama siz Ferrari’den şahin performansı beklerseniz olur tabi. Sorun şu ki; tüm gününü okulda geçiren eve yorgun gelen kendiyle baş başa kalmamış doğudan çevreden kültürden yaşamından beslenememiş bir fertten özgün bir şey nasıl beklersiniz
Einstein ı biliyorsunuz. Çocukluğu herkese ilham veriyor özellikle ezberci sistemin çarkları arasında ezilmiş tüm velilere ve öğrencilere. Einstein daha 10 yaşında iken okuluna uyumlu olmadığı gerekçesi ile özel öğretim yapan bir okula gönderilir. Dönemi düşünürsek Almanya’nın sert baskıcı bir eğitimine uyum sağlamakta her babayiğidin harcı değildir. İyi de olmuş. Einstein o okulda daha çok deney yapma, daha çok laboratuvarda vakit geçirme. daha çok oyun oynama vakti bulmuş. Aynı dönemde amcasının verdiği pusula ona ilham kaynağı olmuş günlerce pusulayı izlemiş. Sahi kaçınız günlerce pusulayı izledi. Ve kaçınızın günlerce pusulayı izleyecek vakti ve o muhteşem soruyu soracak bilgisi vardı. “pusulanın içindeki oklar kendiliğinden hareket ediyor. Ben bir şey yapmıyorum ama o hareket ediyor. Tepkinin olması için etkinin olması gerekiyor. Pusula demek ki bir şeye tepki veriyor. Ama neye?”
Biz çocuklarımızın değil cevap vermesi soru sormasına bile vakit vermiyoruz. Teknoloji tasarım diye bir ders var. Öğretmen öğrencilere “sorun yaşadığınız bir şey bulun ve bunu çözün” diyor. Çocuk bunun sorun olduğunun farkında bile değil. Bir buluş için yaşanmışlık gerek. Farkındalığı artıracak alt yapı lazım. Sonra yine başka bir hoca “ bir şeyler tasarlayın ama öyle çok saçma bir şey olmasın” komik değil mi? Dronlar yapılırken bunların taşımacılıkta kullanılacağını tahmin etmişler miydi? Yahut atomu parçalarlarken bu enerjiden internet diye bir şey bulacaklarını biliyorlar mıydı? Ya Ay’a gitmek ilk kimin fikriydi. Böyle bir bakış açısı olabilir mi? Sıradan bakış açılarından sıradan şeyler çıkar. Sınırlandırılmış bir hayal gücünden çılgın bir buluş ortaya çıkamaz. 
Bunu resim sanatı için söyleyecek olursak, sen bahçe duvarlarını 3 metre yap sonra çocuğa “ bak burada özgürsün istediğini yap” de. Amaçla çelişik. Çocuklarımıza yanılma hakkı sunmuyoruz. Bırakın doya doya yanılsınlar. Öyle büyük bir sanatçı olmak kolay bir şey mi. Picasso sanat tarihinde bir dehadır. Leonardo da vinci de öyle. Özel ilgisi olmayan bir sanat tarihçi bile bu sanatçıların 30- 40 bilemedin 50 eserini bilir. Lakin Picasso öldüğünde 35 bin çalışması vardı. 35 bin diyorum., bu öyle azımsanacak bir şey değil. 92 yaşında öldüğünü biliyoruz. 10 yaşında resim yaptığını varsayarsak bu yılda 426 çalışmaya denk gelir. 50 eserini bildiğimiz bir sanatçı toplam 34 950 kez yanılmış. Yanılma derken yanlış işler yapmış anlamı çıkmasın, sanatçının kendi içindeki devinimi için bu oldukça anlamlı bir süreçtir. Bir yanılgı olmadan diğerine geçemezsin. Oysa bizler okullarda ağır ders saatleri ve sınavlar altında ezilmiş bu çocuklardan “hadi özgün bir şeyler yap” diyoruz. Yok, öyle bir dünya.
Çocuklara 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ile ilgili resim çiz diyorsun. Önce uzun uzun cumhuriyetin ilanını anlatıyoruz. Çünkü çocuğun belleğinde o güne dair sadece tarih ve birkaç bilgiden başka hiçbir şey yok. Sadece sınavda istenen bilgiler. Sanki cumhuriyetin ilanı bizim sıradan bir olaymış gibi iki cümleye bir tarihe sıkıştırılıyor. Yani buzdolabı bomboş biz enikonu yemek bekliyoruz. Önce o beyni yaşamıyla kültürüyle geleneğiyle doya doya yaşatarak deneyleyecek ve bunlarla dolduracak. Daha sonra üretecek. O beyin dolu olduktan sonra suluboyayı nasıl kullanacağını bırakın kendi öğrensin. Tekniğe hâkim olmak marifet değil. Teknik amaca giden yolda bir araçtır. İfade aracı. Bunun kuralı kaidesi olmaz.
Çocuklarımızın sıkılmasına izin vermiyoruz. Evini odasını eşyalarını özlüyor çocuk. Annesiyle vakit geçiremiyor. Derslerden başını kaldıramıyor ki otursunda birşeyler çizsin yahut sorun yaşadığı bir duruma çözümler arasın. Fikir denen şey bu sıkınılan zamanlarda ortaya çıkar. 
Ezberleyen değil fikir üreten olabilmek için çocuğun geniş zamanlara, oyunlara, etkinliklere, yanılmalara ihtiyacı var.
Behçet Necatigil in birkaç mısrasıyla bitiriyorum
“…
Siz geniş zamanlar umuyordunuz 
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
…”
Dar vakitlerde bir aşk bile itiraf edilemezken bilim yapmak, sanat yapmak mümkün müdür?