6 Şubat 2013 Çarşamba

EN AĞIRINDAN SAYISAL- SANAT POLEMİĞİ...



nasıl bir insan kendi özgür iradesiyle, aklı başında herhangi bir ilacın etkisinde kalmadan, bir psikolojik baskı olmadan tamamen kendi isteğiyle sayısalcı olmak ister ki ? Dünyaya bir kere geleceksin kendine zulmeder gibi sayısalcı olacaksın. Olsa olsa dünyada niçin var olduğunu keşfetmemiş, aldığı nefesin tadını bilmeyen, birkaç formül ezberlemek dışında hiçbir meziyeti olmayan tatmin olmamış bir ego, gerçekleşememiş bir kişilik ancak böyle bir mazoşizmi yapabilir. Sizce de öyle değil mi?
Ancak aç bir ego böyle bir aptallığı yapabilir. İçeriği kocaman boş bir balonken sırf popüler diye salak bir sistemin peşinden koşmak ancak böyle değerlendirilebilir. Hani kim matematik öğretmeni olmak ister ki. Söyleyin bana hayatının ilk 10 yılında hayal gücü mükemmelken, yaratıcılık doruktayken, üretmenin keyfini tatmış hangi çocuk matematikçi olmak ister. Siz hiç duydunuz mu? Bana sırf insanlara yardım etmek için doktor olmaya karar vermiş bir çocuk gösterin. Duygusuz kapitalist bir mantığın ürünüdür. Sanayi devrimi sonrası Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmış bir akımın sonucudur ve eminim ki bir gün bu akımdan vazgeçilecektir. (bunu boş olarak söylemiyorum. Gerekçelerim ve sebeplerim var tabiki. Ama bu başka bir konu) Onların kafalarına yerleşen tek şey itibarsız anne ve babalarının hayatlarına itibar katmak ve para kazanmak. Üretmeyi durdurmuş, yaratıcılık sıfır, inek bir beyin sayısalcı olmak ister. Baktı ki bir işe yaramıyor. “Birkaç formül ezberleyeyim sayıları hızlı toplayayım toplumda numaram olsun”- Bana saygı duysunlar, diyen bir zavallıdan başkası olamaz.
Hele hele ülkemizde bilim insanı diye bir şey yok. Çünkü biz çocuklarımızı mallaştırmak için elimizden gelen her türlü sistemi ve baskıyı onlara uyguluyoruz. Olabilecek tüm olumsuz eğitimi çocuklarımıza uyguladıktan sonra liseye geldiklerinde sayısalcı olsun diye çırpınıyoruz. Ee o saatten sonra olacak şeyde zaten ya sayısalcı öğretmen yahut pratisyenlikte kalan bir doktor ya da masa başında egosunu tatminle uğraşan memur tarzı bir mühendis…
Ha birde sanmıyorlar mı dünya onların etrafında dönüyor. Allah aşkına nasıl bir insan bu uyduruk mantığa sorgulamadan kolaycacık inanır. Olsa olsa inanacak bir şeyi olmayan kendini kaybetmiş bir ruh olabilir. Siz hiç konuşmalarını dikkat kesildiniz mi. Oowww mangalda kül bırakmazlar. “Üniversitede bir soru sorarlardı cevabı bir sayfa sürerdi”. Soran öğretmen soruyu bir yerden bulmuştur. Nerdeee bizde öyle kendisi soru hazırlayabilecek adam. Yabancı okulların Türkçe çeviri kitaplarından hazırlanmış matematik soruları özenti matematik öğrencilerine itinayla sorulur. Çözen gerçekten kendini epey bişi sanır. Aslında oda bilir ki “lan bu benim ne işime yarayacak”
Ya işte böyle bir sistem bu sıfır yaratıcı antisosyalleri pof poflar. Şöyle bir halk içine girip iki sohbet edemezler. Dünyadan bir haber film izlemez izlediğinden bişi anlamaz duyguları biraz törpülenmiş kimseye zararı olmadığı gibi faydası da olmayan geneli mutsuz problemli tipler. Haaa içlerinde biraz sosyalleri varsa da emin olun kesin bir sanat dalıyla uğraşıyorlardır.
Bazen velilerim gelir çocuklarını savunmak isterken sanki bir meziyetmiş gibi “ yaaa hoca hanım, bizim çocuk aynı bana çekmiş. Çöp adam bile çizemez” ya kısaca de ki “bizim çocukta benim gibi mal” Bana gelince herkes bir hoşgörü bekliyor, diyor ki “ yahu hocam resim yetenek işi. Malzemesini getiriyorsa derste oturuyorsa ver çocuğa iyi bir not” . ha iyi nottan kasıtları 100. Ama iş matematik öğretmenine gelince ki bu eğitimciler üniversitede eğitim psikolojisi, eğitim programları, felsefesi gibi bir dolu dersi aldığı halde bilir ki sayısalcılıkta bir zeka tipi. Ama yook onlar sınıflarındaki herkese illa matematik öğretecekler. Bu iş yetenek değil. Sırf oturuyorlar diye 100 de vermiyorlar. Ama yaa işin asıl komik kısmı burası: nasılsa çocuklara matematiği de öğretemiyorlar. Yani hani oo çok önemli olan ders ilkokuldan beri itinayla beslediğimiz branşta başarılı öğrenci o kadar az ki. Öğrenci özel ders alır hala kafası basmaz. Ama yook bir tane aklı başında biri de (ki bu iş matematikçinin işidir aslında) “ çocuğunuzun matematiğe yeteneği yok. Çalışsa da yapamaz. Ama ben yine de ona iyi not verip geçiricem.( tabi bu cümleyi söyleyebilecek babayiğit tanımıyorum. Çok komik olurdu ama dimiJ Ama sizde onu zorlamayın başka bir alana yönlendirin” yook bunu asla demez. O bir büyücü edasında sanki dünyanın sırrını biliyor da müridlerine bunu öğretmeye çalışan keşiş edasında başını sallar durur. 
ha doğru hakkını vermek lazım elbetteki matematik bir çok şeyin temelidir ama sen o temeli atabilecek kişi değilsin. senin öğretme sisteminlede o kişi olamıyacak. hani diyorsunuz ya " hocam bunlar ressam mı olacak" evet.. aynen durum aynı. onlarda olsa olsa sizin gibi ezberci bir mesleği icra ediyor olacaklar. matematikçi olamıyacak:(((
Şimdi nasıl bir ezberci kafa, gelip te benim branşımı eleştirebilir. Ben ona saygı duymakta zorlanırken birazda bu zekâ yapısına bıyık altından gülerken birde o sanki benim kafam basmadığı için bu işi yapıyormuşum gibi davranmaz mı? Hatta sanki onun benim işime itibar kazandırması gerekiyormuş gibi bazen yarım ağız beni övmez mi? “yaa ne güzel yapıyorsunuz o resimleri hayranım valla. Hele hele o trt2 deki adama hastayım. Sanat güzel bişi tabi.. ne güzell..” “ yok adam…” diyesim geliyor. “Valla yorum yaptı ya lan” diyesim geliyor. Sanatın s’sinden anlamaz. Boş gelmiş boş gidiyor. Bide sanki bu konuda bilirkişi gibi bizi övmez mi? Boş ver ya övme. Emin ol bu ülkede sayısalcılarla sanatçıların durumları yer değiştirsin sizler intihar edersiniz vallahi. Çünkü sizde buna katlanabilecek ego yok.

Sizler Leonardo vinci ye sadece sanatçı diyebilen, einstain nasıl bilim adamı olmuş bilmeyen insanlarsınız. (ya bu konuda iyi aslında bi ara bununla ilgili de yazayım) siz gidiş yoluna değil sonuca not veren şıklarla yaşayan 6. şıkkı görünce afallayacak tiplersiniz. Yemişim sizin sayısal kafanızı…

Şimdi gelelim bu yazıyı bu kadar argolarla dolu ve en ağırından niçin yazdığıma. Bu bizzat tüm sanatla uğraşan insanlara hissettirilen duygudur. Kırdığım herkesten özür dilerim çünkü bana bu yakışır. Aslında bunu hissettiren sayısalcılara da yakışır ama… Emin olun sadece nasıl bir duygu olduğunu hissetmenizi istediğim için yazdım. Gerçek duygularımı merak ediyorsanız söyleyeyim… Bana ne hissediyorsanız bende size onu hissediyorum:)))

26 Ocak 2013 Cumartesi

GÜZEL ŞEYLER:))



Bu gün hakkında bir şeyler yazmalıyım. Bugünü tanımla deseniz hem çok güzel duygular yaşadım hem de çok sinir bozucu durumlar. Ama güzel duyguların büyüsünü bozmamak adına önce sinir bozucu şeylerden kısaca bahsedeyim:)
Kısa bir süre önce tayinim güzel sanatlar lisesine çıktı ki plansız, çabuk ama iyi bir karardı. En azından şu anda öyle düşünüyorum. Ama sürece gelince…bu gün okulumdan ilişik kesip yeni okulumda göreve başlamam gerekiyordu. İşte sıkıntılı kısım tam burasıydı.
Bu tür yorumlar pek yapmam aslında . Her ne kadar kendimle alakalı şeyler yazsam da çerçevesi belli konular üzerine yazarım. Ama bu defa farklı bir şey yazacağım.
Durmadan öğretmenler çalışmıyor yok yatıyor yok 3 ay tatilleri var. Şusu var busu var… İnanın bıktırdı artık. Bu gün şunu fark ettim ki siyasetçiler öğretmenlerin performansını değerlendireceğine, kaç saat çalışıyor diye kronometre tutacağına bu devlet kurumlarında en üstünden en altına kadar çalışanlarını kamerayla seyretsin, bilgisayarlarını genel bir merkezden takip etsin, telefon konuşmalarını dinlesin bakalım kim ne kadar çalışıyor görelim. Benim dersime 5 dakika geç kaldığımda bunu dünyanın en kötü şeyini yapmışım gibi kızan bağıran soruşturma açan hatta “sen bu dersten para kazanıyorsun nasıl geç kalırsın dersine… hakka giriyorsun” diyenler… evet evet bizzat bu sözleri sarf edenler bazen de öğrencimizin velisi olan masa başı  memurları okula gelince sorumluluktan bahsetmiyor mu çıldırıyorum.
Ben ateş böceği gibi bir öğretmenim. Dersimin dakkasını kullanırım. Benim bir günde 5 saat dersim varsa emin olun o 5 saat tam performanstır. Ama bu devlet dairelerinde çalışan, çaylar gelip kahveler giden küçük bir imza işini bir saatte yapan kişiler iddia ediyorum günde 2 saat çalışmıyordur. Ben öğrencilerimle aynı teneffüs süresinde tuvalete giderim. Benim okulda karnım ağrıyamaz, benim telefonum gelemez, benim ziyaretçim olamaz, ben 10 dk içinde çayımı içmeliyim. Öyle uzun uzun sohbetler edemem mesai arkadaşlarımla. Öğrenci velim geldiğinde o dinlenmem, çay içmem yahut derse hazırlanmam gereken 10 dk da görüşmemi yaparım. Çünkü veli yüzünden derse geç kalma lüksümde yoktur. Öğlen yemek yerken de velimle o arada görüşmeliyim. Ders saatinde dışarı çıkamam. Yani ben haftada 23 saat derse girerken tam performans 23 saat çalışırım. Haftanın geri kalan belki 60 saatinde de o dersin yok yazılısı yok hazırlığı falan filan işte uğraşır dururum. Kurban oluyum gidinde o mülevez memurlarınıza devlet kenesi gibi yaşayanlara bakın.
Gelelim güzel kısmınaJ)))))bu gün 12 yıldır çalıştığım lisemden ayrıldım. Yıllar içinde çok arkadaşla çalıştım. Çok gelen giden oldu. Çok güzel dostluklarda kurdum tabi. Ama kızdığımda oldu kırıldığımda. Gelenleri gördüğüm gibi gidenleri de izledim. Ama bu gün yaratılan ortam çoğuna nasip olmamış bir ortamdı. Anladım ki yıllar içerisinde beni kardeşleri bacısı gibi görmüş erkek arkadaşlarım, çok şeyler paylaştığım bayan arkadaşlarım olmuş. Kim düşündü kim yaptı bilmiyorum ama çok mutlu oldum. Güzel bir plaket sundular. Sevgili arkadaşım neşe…sarıldığında hissettiğim duygu gözyaşlarına karışınca hüzünlendim. Sonra sevindim “demek ki…” dedim “sevdirmişim kendimi”. Bu ne kadar güzel bir duygu. Ve bende diliyorum ki Allahtan Allah’ta, bana yaşattıkları bu güzel duyguyu onlara yaşatsın. Allah hepsinden razı olsun. 

(bu yazıyı dün yazmıştım ama bun gün ekleyebiliyorum. ayrıca fotoğrafları alırsamda eklerim)

23 Ocak 2013 Çarşamba

"SEVEREK AYRILALIM" KLASİĞİ



Sevmek nelere kadir…sevgi nelerin üstesinden gelir…yahut çok şeyi yapmak için sevgi yeter mi?

Yakın zamanda çevremdeki birkaç çiftin sorunlarına şöyle bir zoom yaptım. Hani pek hoşlanmam aslında insanların sorunlarına burnumu sokmaktan. Ama tamamen hayatı anlamlandırmak adına bu hikâyeleri dinlemekte isterim. Çünkü hayata dair yaptığım tespitlerin bazılarını bizzat yaşayarak değil bu hikâyelerin benzerliklerini sıkça görerek edindim.(iyi bir evliliğimin olmasında bu izlenimlerden öğrendiklerimin çok etkisi oldu)

İster evli olsun isterse yıllar süren bir ilişki her iki birliktelikte de sevgi bunun neresinde… ama ısrarla aşktan bahsetmiyorum. Çünkü aşkın enerjisinin çok daha farklı, yaptırımının çok daha etkili olduğunu düşünüyorum.

Bir ilişkinin başlaması için sevgi iyi bir yapı taşı. Yani bunun üzerine inşa edilen bir ilişki uzun süre dayanıklı olabildiği gibi iki insanın ayrılmasını da epey bir süre engelleyebiliyor. Ama bununla birlikte sevgiyle kurulmuş bir ilişkide mantık biraz saf dışı kaldığı için kişiler doğal, biraz savruk, fazlasıyla hoşgörülü ve anlaşmaya, ortayı bulmaya ısrarcı oldukları için iyi bir misyonu varmış gibi görünüyor. Hâlbuki sevgi insanı doğal yaparken karşısındakine karşı biraz da vurdumduymaz da yapabiliyor. Sevginin o hırçın rüzgârını sevip kendini onun esintisine bırakan kişi içinden her geçeni paylaştıkça, davrandıkça ve karşıdaki de sevginin yarattığı aşırı hoşgörü sınırlarını zorladıkça bir süre sonra farkında olmadan ilişkiyi yıprattıklarını aslında derinden incindiklerini göremez oluyorlar. Sevdikleri için birbirilerini mütemadiyen affeden çiftler sahip oldukları kıymetli birlikteliği egoistçe sahiplenip ilişkinin sadece kendisini mutlu etmek için var olduğu düşüncesiyle karşısındakine doğal, bir yerde de ilkel benliğiyle davranmış oluyor.

Sanıyorum insanlar ilişkilerini bu noktada çatlatıyor. Temel; bu düşünce egoizmiyle sarsılıyor. “Karşıdaki ben ne yaparsam yapayım o beni seviyor” gözüyle baktıkça, biri dur duraksız affetmeye çalıştıkça bu ilişkinin terazisi bozuluyor. Birbirlerini çok seven insanlar bir bakıyorsunuz gözleri yaşlı ayrılıvermişler. Soruyorum “seviyormusun?” - Evet diyor “ çok seviyorum. Ama ilişkimiz çok yıprandı. İlişkide sevgi var ama ilişkiyi yürütecek tahammül kalmadı” evet çok basit ama çok net bir analiz. Sevdiğimiz insana körü körüne bağlanabilir miyiz? Yaşadığımız yüzyıl birine körkütük âşık olabilmeyi sağlayan antiegozmi 8bunu ben uydurdum pek afilli oldu)  yaşatabiliyor mu bizde. Elbette ki hayır. Kimseye de kızmayın sakın. Yani “vay niçin körü körüne sevemiyor” diye. Olmuyor işte. Tıpkı bedenimizdeki kanseri yaratan gdo lu besinler gibi ruhumuzun da genetiğini bozan bir düşünce sistemi var. Kendinizi bunun dışında tutamazsınız. İnsanlar haddinden fazla narsist olmuşsa, (bahsettiğim insanlar sizin dışınızda kalanlar değil. Hepimiz öyleyiz. Eleştirilmeye kim açık ki Allah aşkına. Hepimiz övülmek, yüceltilmek sınırsızca sevilmek istiyoruz. Ama iş vermeye gelince sevgimizi sunmakta oldukça cimriyiz).farklı bir sonuç beklememiz fazla iyimser olur.

Böyle değişime uğramış insanların doğal davranarak sevginin akışına bırakarak bir ilişki yürütmesi imkânsız. İlişki yürütmek bir sistemin parçasıdır. Zekâ ister. Bir adım sonrasını düşünebilmeyi ister. Ve sen dur duraksız savrukça kırdığın insanı sonra seviyorum seni diyerek kazanamazsınız. (Bu sözü biri söylemişti kim hatırlamıyorum ama…) seviyorum demek bir hipotezdir. Ve hipotezler ispat ister. Yani söylemek yeterli değildir. Bunu davranışlarla onaylatmak gerekir.  

 O zaman bakıyoruz ki neymiş sevince her şey güllük gülistanlık olmuyormuş. İki çıplak bir hamam muhabbeti de yok yani. Gönüller bir olunca falanda bir numara yok. İlişki yürütmek gelenekçi mantıkta göz göze diz dize bakışmakla olmuyor. Karşılıklı fedakârlıkla oluyor. Karşındaki insanın değer verdiği şeylere değer vererek oluyor. Bak bunu da söylemeden geçemeyeceğim yani. Bir arkadaşım vardı resim öğretmeni çokta başarılıydı. Eşi de uzman doktordu. Eşi onun branşını çok aşağılardı. İnsanlar bunu yaparken zannediyorlar ki o kişinin şahsına bir eleştiri değil; hâlbuki ben benim sevdiğim şeyleri seven değil, sevdiğim şeylere saygı duyan beni anlayan ve hoşgörülü olan ona anlamsız gelse de benim hedeflerime destek olan birini isterim. Sonuç olarak arkadaşım eşinden ayrıldı. Kendilerini vazgeçilmez sanan insanlar egoizmleriyle bir insanı kendilerinden soğuturken bazen kendi yaşamlarını da bozduklarının ayırdını yapamıyorlar. İlişki bir kişinin ilişkisi değildir. Bir ayrılık varsa iki mağdur vardır. En kötü ilişki bile ayrılık sürecinde insanları yıpratır.

Neymiş canımmm; böyle ağzına geleni sayıp sonra öpüm geçsin olmuyor. Kafanı kullanacaksın. Sevdiğini bir ömür yanında istiyorsan fedakarlık yapacaksın. Öyle hayt huyt konuşmayacaksın. Eşin sana şunu yapma diyorsa ya onu ikna edeceksin fikrinin yanlış olduğuna ya da yapmayacaksın. Zorla kimseye bir şey benimsetemezsin. 

Öpüyorum canlarım. Sevgiyle sevginizle sevgilinizle kalın istediğiniz sürece….


16 Ocak 2013 Çarşamba

YAŞASIN ÖZGÜRÜZZZZ...




Bu  konu hakkında bir şeyler söylemezsem çatlardım herhalde. Okullarda öğrencilerimiz sivil kıyafete geçtiler. Çok garip ama şükür bunun uzun uzun karın ağrıları olmadı. Yani yok olsun mu olmasın mı gibi her kafadan çıkan sesler fazla dinlenmedi ve gerçek doğru olan yapıldı. Artık öğrencilerimiz kıyafet konusunda özgürler. Yaşasınnnnn!!!

sevgili öğerncim elif; bu konuya uygun kendine ait tarzı olan örnek bir fotoğraf ararken hiç düşünmeden senin fotoğrafını ekledim:) dilerim müsade edersin:)
Elbette bunun çook muhalifleri çıktı. Bir öğretmen olarak şahsen memnunum. İşin sıkıntılı kısmı şu ki okula giren çıkan anlaşılmıyor artık. Yani okuldaki 500 öğrenciyi bizzat tanımamız lazım. Yabancıların katlara çıkması halinde ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz. Dilerim milli eğitimin bu konuda da bir b planı vardır. Buna bir önlem alınmalı okula giriş çıkışlar ciddi kontrol altında olmalı. Onun dışında ben isteyenin istediği gibi giymesi taraftarıyım. İnsanlar bu konuda ikiye ayrıldılar. İsteyenler ve istemeyenler. İstemeyenlerde kendi aralarında üçe ayrıldılar bunlar;
1-Gelenekçi olup, baskıcı zihniyetten kurtulamayan kendini kontrol edemeyeceğinden korkan onu; birinin kontrol etmesi gerektiğine inanan yönetilme ve kontrol edilme heveslisi şaşkınlar…
 2-  Bunların derdi bambaşka onlar herkesin okula şortla geleceğini düşünen hatta ileri gidip şimdi açılıp saçılacaklar diyen, 18 yaşını tamamlamamış ailelerin gözetimi altında olan çocukların sanki sivil hayatlarında yarı çıplak geziyorlarmış gibi devlet eliyle usturuplu hale sokmaya çalışanlar…
  3-Bunlar tam evlere şenlik:) bunlar da genç kızların başlarını örtmesinden ödleri kopan, "şortla gelirler diyenlere"  "ne var genç tabi giysin" derken baş örtmelerine özenti olarak bakan yahut aile baskısı olarak algılayıp acıyanlar…



İsteyenlere gelince onların istediklerinin sadece özgürlük olduğu düşüncesindeyim.



Ya arkadaş kim nasıl istiyorsa öyle giyinsin. Biri örtsün biri açsın takılmayın bunlara. Herkes inandığı gibi yaşasın ve bizlerde insanların bu hallerine alışarak doğal karşılayalım ve kıyafetle insan ayrımı yapmaktan kurtulalım. Hayatımızın hangi döneminde sivil yaşıyoruz ki Allah aşkına. Öğrenciyken okula göre, çalışırken kurumuna göre giyiniyoruz. Hep birileri nasıl giyineceğimizi söylüyor.

İnsanoğlunun zorunlu ihtiyacı olan giyinmeyi biri size dikte ediyor. Bu ne acı bir durum.

(Şimdi oturup düşünmeyin bu kadın acaba başörtüsünden mi yana yoksa karşımı diye. Ben özgürlükten yanayım).



Gelelim şimdi memurların serbest kıyafet giymesine. Ya cidden çok gülüyorum. Sohbetlerde denk geliyorum, bazıları gerçekten panik halinde. Şimdi önüne gelen istediğini giyermiş. Ya kardeşim giysin ya bırak giysin.

Ben öğretmenim 17 yıldır bu ortamdayım biliyorum. Çok şık giyinen de oluyor, defileye çıkar gibi giyinen de ama inanın pazara gider gibi giyinende oluyor. Zaten peruklular tam bir muamma. Bazıları korkunç, bazıları ise siyah küt saçlarıyla tam vamp görünüyorlar. Örtülü olmalarını tercih ederim yani. Bence daha doğal olurlar.

Kendine iki beden büyük, küf yeşili ceketin içine lacivert kareli gömleği giyip, şal desenli kravatıyla geleni mi dersin, pazen eteği, kalın babaanne çorabı ve ayakkabısı öğrenci saçı ve ev  yeleğiyle oturmaya gelir gibi gelen mi dersin… ya zaten herkes saçmalamakta sınır tanımıyor. Kurallar çerçevesinde bile düzgün giyinmeyi beceremiyorlar işte. Çünkü bizim giyinme kültürümüz yok. Biz toplumca yaşadığımız kültüre uygun giyinmeyi bilmiyoruz. Çünkü biz kendimizi hiç dinlemedik. Ne istediğimizi hiç soramadık özümüze. Serbest bıraksalar ne giyerdik bilemedik. Hep birileri söyledi durdu. Sonra okul pikniklerinde mezuniyetlerde saçmalayan mahalle düğünlerinde abiye giyinen garip bir toplum olduk. Bilemedik işte.



Şimdi öğrencilerime hiç karışmıyorum. Bazen küçük yorumlar yapıyorum bunun yasak falan olduğundan değil yakışanı giymesi gerektiğinden bahsederek söylüyorum. Eskisinden daha etkili oluyor. İstiyorum ki zamanla nerde ne giyeceklerini kanıksasınlar. Bu giyinmeyi bilmeyen toplum bu kültürü edinsin. Okula gelirken okul kıyafetiyle, düğüne giderken düğün, pazara giderken de pazar kıyafetiyle gitsin. Bizim gerçekten bu terbiyeyi bu estetik kaygıyı öğrenmemiz ve bu sorunu aşmamız lazım.



Panik olan anne babalara küçük bir nasihatte bulunmak istiyorum. Siz çocuğunuzu iyi yetiştirdiyseniz, kendi inançlarınızı doğru aşıladıysanız, aile yapınıza uygun terbiyeyi verdiyseniz, sizi ve ailenizi ve hatta geçmişinizi tanıyor ve anlıyorsa, bunu hazmetmişse emin olun kıyafetle çocuğunuz dejenere olmaz. Bilakis ergenlikteki gençlerin kendilerini ifade edebildikleri en iyi yoldur özgün giyinmek. Eğer sorun yaşıyorsanız bilin ki devlette değil sizin anne ve babalığınızda bir eksiklik vardır:)

Özgürlük dolu nice aydınlık günlere: )))