28 Ağustos 2017 Pazartesi

Venüs'ün kalbi (romanımdan 4. bölüm)

  CUMA
Sabah olduğunda içimde hem bir sıkıntı hem de heyecan vardı. Bu benim son sınavımdı. Vizeler bitiyordu. Ama sınavdan geçer not alacağım hakkında derin şüphelerim vardı. Ayaklarım bir ileri bir geri, ama sonunda hazırlanmıştım. Kabarık saçlarımı bu sefer tokalamıştım. Çünkü bu dersin hocası saçlarıma takmış durumdaydı ve onunla böyle bir tartışmaya girmek istemiyordum.
    Kampüsten içeri girdiğimde arkadaşların henüz ellerinde bardaklar çay içtiklerini gördüm. Geç kalmamıştım. Yani zaruri olarak bir yere oturmayacaktım. Ellerinde ders notları birbirlerine soru sorup duruyorlardı. Ben bu soru cevap alıştırmalarında çok şey öğreniyordum. Kulak kesip onları dikkatlice dinledim. Sınav büyük amfide yapıldı. Birbirimizden epey ayrıydık. Sorular başta çok karmaşık gelse de hiç bir soruyu boş bırakmadım. Duyduklarımdan okuduklarımdan aklımda kalanlarla kâğıdımı doldurdum.
    Koridorda arkadaşlar sınav hakkında konuşuyorlar. Birbirlerine şu soruya ne yazdın.... Falan gibi sorular soruyordu. Kalabalık arasından mine bana el salladı. Yanına gittim. Hepsi mutlu görünüyordu. Görünüşe göre bizimkilerin sınavı iyi geçmişti. Bense pek bir yorum yapamıyordum. İstanbul’a gideceğimi eve gidip hazırlanmam gerektiğini söyleyerek yanlarından ayrıldım.
      Yolda babam aradı. Çünkü kaçta bineceğime dair haber vermemiştim. Meraklanacağını tahmin etmeliydim.
 “Efendim baba”
“Kızım haber vermedin bende merak ettim. Bu akşam otobüse biniyorsun değil mi?” telaşlı sesini rahatlatmalıydım. Babam son yıllarda fazla telaşlı bir insan olmaya başlamıştı. 
“Babacım eve doğru gidiyorum. Hazırlanıp çıkacağım sen rahat ol sanırım sabaha orda olurum“ dedim. Çünkü gece yolculuklarını seviyordum. Ya da yolculukları sevmediğim için bu uzun yolculuğu uyuyarak geçirmeyi planlıyordum.

Sokağıma geldiğimde izleyemediğim filmi bırakmak için markete uğradım. Atıştırabileceğim birkaç şey aldıktan sonra eve geldim. Uzun süredir giymediğim kıyafetlerimle kışlıklarımı eve götürmek için valizime yerleştirdim. Aslında okulumun bitmesine yaklaşık iki ay kalmıştı. Eğer sınavlarımdan geçerli notu alabilirsem haziran ayının ortalarında mezun olacaktım. Belki de işime yaramayan eşyalarımı yavaş yavaş götürmeliydim. Öyle ortada kalmış hissediyordum ki. Nerde olmalıyım. Nerde yaşamalıyım. Ne yapmalıyım. Hiç bilmiyordum. Okul bitince İstanbul yolu görünüyordu. Babamın bana ihtiyacı vardı aslında ama orda ne yapacaktım. Ankara’da ise kalmam için bir sebebim kalmamıştı. Vazgeçilmezde değildi hani. Okulu bitirmek için acele ediyordum ama bu belirsizlik beni öldürüyordu. Bazen bir sabun köpüğü olmak istiyordum. Var ve bir anda yok. Ölmek ve intihar gibi değil. Bu başka bir şeydi. Hiç yok gibi. Hiç olmamış gibi. Çünkü ölüm denen bu soyutluktan nefret ediyordum. Ölümün en kötü yanı sanırım özlem ve ardında bıraktığı trajedi. İntiharsa hiç bir zaman bana göre olmadı. Allah’ın benim için bir planı vardı ve ben bunu bozmak istemiyordum. Yaşayacaklarımı merak ediyordum sadece. Tüm bu sıkıntılı yılları yaşarken beni avutan tek bir söz vardı. Sanırım bir Çin atasözüydü. Ne kadar acı çekersen acı çukurun o kadar derin olur ve bir gün acı çukurun ne kadar derinse o kadar mutlulukla dolar.   
Otobüs yolculuklarım hep enteresan geçmiştir. Otobüsün en garip tipiyle otururum. Ya çok konuşur ya da uykuya dalınca omzuma yaslanır. Biner binmez uyuyor rolü yapmak en iyi fikir gibi geliyordu bana. Bu sefer yanımda yaşlı bir kadın vardı. Ama Ankara’dan yola çıkmış gibi görünmüyordu. Sanki sütü sağarken birden aklına İstanbul’a gitmek gelmiş gibi bir kıyafetle ve o muhteşem ağır kokusuyla yanıma arzı endam etmişlerdi. Üstüme montumu yorgan gibi serdim yüzümü şapkamla kapattım ve arkamı dönerek uyuma moduna geçtim.  
CUMARTESİ
Babam beni karşıladığında sabahın erken saatleriydi. İnmek üzereyken uyanmıştım. Yanımdaki teyzenin nerde indiğini bilmiyorum ama yanımda yoktu.
Babam her zaman ki gibi şıktı. Ona yakıştığı gibi kime yakışırdı bilmem ama kot pantolon ve yıllanmış kahverengi deri montuyla onu hemen fark ettim. Babam asker emeklisiydi. Bu yüzden belki de yakışıklılığı onaylıydı. Uzun boylu ve zayıftı.  Her zaman görüntüsüne çok önem verirdi. Aldığı yiyeceklerin son kullanma tarihine ısrarla bakar ve sağlıklı beslenmek için çok özen gösterirdi. Annemin gidişi onun şakaklarının beyazlaşmasına ve yüzünde anlamlı birkaç kırışığın oluşmasına neden olmuştu sadece. Bunca sıkıntıya rağmen hala o asker gibi mağrur durabiliyordu. Bu gücü nerden aldığını bilemiyordum.
Otobüsten iner inmez kapıda babamla karşılaştım. Kollarını açmış dururken içimin en zayıf tarafı birden iplerini kopardı. Ona olanca gücümle sarıldım. Onun da benim de buna ihtiyacımız vardı sanırım. Bu kadar çok özlediğimi fark etmemiştim. Gözlerinin yaşardığını saklayarak başını öne eğdi ve o kadifemsi sesiyle
“Valizini alalım” dedi. Bagaja doğru yürüdük. “araba park yerinde hadi” derken bir elinde valizim diğer elini omzuma atarak ilerledik. Sımsıkı sarılıyordu. Çok sevinçli görünüyordu.
“Halan evde bizi bekliyor senin için bir şeyler hazırladı “dedi. Onların bu hazırlıkları beni hem şımartıyor hem de rahatsız ediyordu. Böyle cafcaflı karşılamalardan hiç hoşlanmıyordum. Ama onun mutluluğunu yarıda bırakmak istemedim.
“ Oooo bu çok iyi. O nasıl? “derken sohbet etmeye çalışıyordum.
“Eve gidince görürsün bol bol sohbet etmeye zamanımız olacak. Hafta sonuna kadar buradasın değil mi?”
Füme Toyota’ya doğru yürürken özlem gideren sohbetler ettik. Babam iyi görünüyordu. Her gelişimde babamı daha iyi görüyordum. Bu iyi haberdi ama bunu nasıl başardığını bir türlü anlamıyordum. Çünkü her ne yapıyorsa bir an önce benimde yapmam gerekiyordu. Her geçen gün hayatla bağlarımı yavaş yavaş koparıyordum. O hala gülebiliyordu. Ben gülmeyeli epey olmuştu. Sadece tebessüm edebiliyordum. Annem evi terk ettiğinden beri sorular beynime yığılmış kafam allak bullaktı.
 Annemi hatırlıyorum. Neşe dolu bir kadındı. Üniversitede sanat tarihi bölümünü bitirmiş ve babama âşık olunca çalışmayı değil anne olmayı tercih etmişti. Klasik bir aşk hikâyesiydi yani. Bizlere çok bağlıydı. Küçük kardeşim Ezgi’nin 6 yaşında bir tesadüfle aniden ortaya çıkan hastalığı annemin tüm neşesini alıp götürmüştü. O kan kanseriydi ve hastalığı onu, etkileri bizi paramparça etmişti. Ne bu aile ne de Ezgi bu hastalığa alt edebilmişti. Tedavisi beş yıl sürdü. Babamda bu tedavi süresinde emekli olmuştu. Sanırım içimizde en güçlümüz babam çıkmıştı. Annem kardeşimin ölümünü atlatamamış iki yıl boyunca psikolojik tedavi görmüştü. Sonra babamdan ayrılmaya karar verdi. Kararını evi terk ettikten bir ay sonra öğrenmiştik. İzmir’e ailesinin yanına gitmişti. O yıllarda evimiz çok sessizdi ve ben üniversite sınavlarına hazırlanmaya çalışıyordum. Babam hala onun döneceği ümidindeydi. Hep annemin zor bir dönem geçirdiğini ve atlatamadığını söylerdi. Annem gideli üç yıl olmuştu ve hala dönmeye niyeti yok gibi görünüyordu. Bir yıldır İzmir’de bir sanat galerisinde asistanlık yaptığını biliyorum. Sanırım hayatından memnundu.
Eve geldiğimizde güneş kendini iyice göstermiş etrafı kızdırmaya başlamıştı. İstanbul’un bu deniz ve nem kokusunu seviyordum. Çoğu insan nemden nefret eder ama ben vücudumda bıraktığı bu ıslaklığı seviyordum. İstanbul’un tek kötü tarafı bende bıraktığı anılarıydı.
Arabanın sesini duymuş olacak ki halam evin kapısının önünde neşeyle karşıladı bizi. Oda babam gibi sevgisini göstermekten hiç çekinmezdi. Bu aileden gelen bir şeydi herhalde. Oda bana sıkıca sarıldı.
“Gel tatlım içeri gel “ dedi kollarıyla sıkıca sararken ama o babam gibi gözyaşlarını saklama gereği duymamıştı. Sesi hem titriyor hem de kendini toparlamaya çalışırcasına hızlı hareket ediyordu. Ama hiçbir şeyi saklayamıyordu. Ağlıyordu ve gözyaşlarının arasından bana özlemle bakıyordu. Bunun acıma hissi olmamasını umuyordum.
“Hadi tatlım elini yüzünü yıka da bir şeyler atıştır. Acıkmışsındır. Sofrayı hazırladım. Sonrada dinlenirsin “dedi. Telaşlı telaşlı. Açık vermek istemezmiş gibi.
Çantamı portmantoya asıp doğru banyoya ilerledim. Evimiz bir apartman dairesinin ikinci katıydı. Güneş, doğuşundan batışına dek evin içindeydi. Aydınlıktı yani. Babam kasvetli evleri sevmezdi. Perdeler ve duvarlar kırık beyazdı. Eski konsolun üzerinde Botilcelli’nin Venüs’ün Doğuşu tablosu asılıydı. Tabloyla tanışmasına annem vesile olmuş, babamda tablodaki kadını anneme benzeterek eve bir tane almıştı. Annem evi terk ettiğinde onu oradan kaldırmak istemiştim ama babam o resmin sadece annemi değil artık beni de hatırlattığını söyleyerek kaldırmadı. Yıllar geçtikçe anneme daha çok benzemeye başlamıştım.
Elimi yüzümü yıkayıp salona benim için hazırlanmış masaya doğru ilerledim. Babam televizyonu açmış sabah haberlerini dinliyordu. Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Canım kızım “ dedi. Bana doğru gelip sarılırken. “seni çok özledik”
“Bende babacığım. İkinizi de çok özledim” dedim. Duygularımda samimiydim. Her ne kadar kan bağına inanmasam da bu insanların yanında kendimi hem güvende hem özgür hem de mutlu hissediyordum. Ama bir kaç gün geçince ev bütün bu cazibesini alıp götürüyordu. Hem kardeşimi hem de annemi gözüm arıyordu. Kardeşimle çok bir şey paylaşamamıştık o rahatsızlandığında ben on iki yaşındaydım. Ve durumun ciddiyetinin farkında bile değildim. Sürekli kavga ederdik. Benim eşyalarımı karıştırır, kızınca da haklı gibi çığlık çığlığa ağlamaya başlardı. Evin o gürültüsünü özlüyordum.
Güzel bir kahvaltı masasıydı. Hep beraber neşe içinde sohbetler ettik. Masadan kalktığımızda babam televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu. Eliyle işaret ederek
“Yanıma gel edacığım” dedi. Büyük adımlarla yanan gidip koltuğunun altına sokuldum. Bu büyük bir hazdı. Bu kanatlara hep ihtiyacım olacaktı. Bu kanatlar sanki gerçekti ve bana uçmanın özgürlüğünü tattırıyordu.
Birden yüzü ciddileşti. “Söyle bakalım okul bitiyor mu”?
“Sanırım” demekle yetindim.
“Neden bir sorun mu var. Sınavlarının iyi geçtiğini sanıyordum”
“Evet, ama bilemiyorum. Belki bir sürpriz olabilir” evet bir sürpriz olabilirdi çünkü sınavlarda tam olarak ne yaptığımı bende bilmiyordum.
Mezun olunca buraya geleceksin değil mi?” diye sordu. Arkasında dağlar gibi duran konularla doluydu bu soru.
“Bilmiyorum baba. Arkadaşlar iş aramaya başladılar bile bende onlarla birlikte iş bakacağım” aslında hiç bir planım yoktu. Muhasebecimi olacaktım. Aman tanrım bu nasıl bir kaderdi. Bu plan beni bile ürkütmüştü. Ben bir günah işlemiştim ve hayat bana bunun diyetini ödetiyor diye düşündüm.
“Bende senin için bir iki araştırma yaptım. Hoşuna gideceğini düşünüyorum. Bir kaç işyerinin defterini tutacaksın. Hem tanıdık arkadaşlar başta sana yardımcıda olurlar” babam teklifinde samimiydi. Daha doğrusu ciddiydi. Benim için bir şeyler yapmak istiyordu. Hayatımı yoluna koymam için yardımcı olmaya çalışıyordu. Ama ben.... Ben iş hayatı için hiç de hazır değildim. Daha kendimi tanımıyordum. Sevmediğim şeyler aşikârdı da sevdiğim şeylerin ne olduğunu henüz keşfedememiştim. Hayatım hep istemediğim şeylerle doluydu. Bir gün evet bir gün bu dünyada bulunma sebebimi öğrenecektim ama bu günün ne zaman geleceği konusunda şüphelerim vardı
 “Olabilir baba ama ben henüz çalışma hayatına hazır hissetmiyorum kendimi. Yani hayatımda oturtamadığım o kadar çok şey var ki. Kendimi bir otobüs durağında gibi hissediyorum. Her an otobüsüm gelecekmiş gibiyim. O nedenle bir işle meşgul olmak istemiyorum” o kadar hızlı konuşmuştum ki ben bile şaşırmıştım. Tüm bu laflar bir çırpıda düşünmeden çıkmıştı ağzımdan. Gazla tiyatraldı ama gerçekte buydu sanırım. Bilinçaltım, lapalaşmış bilincimin arasından sızıvermişti gün yüzüne.
Söylediklerim karşısında babam şaşkına dönmüştü. Başını çevirip yüzüme baktığında kırışıklıklarının gevşediğini fark ettim. Gülümsedi. Elini saçlarımın arasında gezdirirken
“Peki kızım. Ne yapmak istiyorsan onu yap. Ben sadece hayatını kolaylaştırmaya çalışıyordum. Ama şunu bilmelisin ki seni çok özlüyorum. Bu koca evde tek başına yaşamak tahmin edersin ki çok zor. Seni yanımda görmek, iyi olduğundan emin olmak istiyorum. İhtiyacın olduğunda yanında olmak sana destek olmak istiyorum.” Sanırım bu da babamın kurduğu en uzun cümle olmuştu. Bugün ikimizde yıllardır ördüğümüz duvarları aşmış rahat rahat konuşabiliyorduk.
“Biliyorum baba. Seni çok seviyorum. Bir o kadarda özlüyorum.” Dedim bunu söylemeye benim, duymaya da onun ihtiyacı vardı. İkimizde yaralı bir kuş gibiydik.
Biz salonda konuşurken halamda bizi rahatsız etmek istemez gibi mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.
“Seni arıyor mu” diye sordu yüzünü benden kaçırıp televizyona bakar gibi yaparken. Bir an anlamamıştım. Sorar gibi yüzümü buruşturdum.
“Annen” dedi. Bu soru germişti beni yanından kalktım. Televizyon kumandasına doru uzanırken
” Evet, arada bir. Bazen de mail atıyor”
“Öyle mi “dedi. Şimdi daha ilgili yüzüme bakmaya başlamıştı.
“Ya siz? Siz görüşüyor musunuz” diye sordum. Cevabı merak ediyordum. İçimde bir şeyler hala annemin bu evde olmasını istiyordu. Ona ne kadar öfkeli olursam olayım affetmeye hazırdım.
“Evet “ dedi. Umursamaz gibi görünmeye çalışarak. Bu cevap beni çok sevindirmişti.
Konuşmamızı halamın neşeli sesi böldü.
“Edacığımı yorma babası biraz dinlensin” dedi gülümseyerek.
“Elbette” derken sırtımı tıpışlıyordu babam.
Odama girdiğimde içerisi ışıl ışıldı. Halam tertemiz yapmış çarşafların kokusu bütün odaya sinmişti. Leylak kokusu yıllardır tanıdığım bir kokuydu. Üstümü çıkarmadan öylece uzanıverdim. Bir yandan konuştuklarımız aklımdan çıkmıyor bir yandan da uyumaya çalışıyordum. Uzun süredir kendimi böyle huzurlu hissetmediğimi düşünürken iki hafta önce uğradığım kitapçı gelmişti aklıma. Orda da buna benzer bir huzur bulmuştum. Niye daha sonra uğramadım diye düşünürken dalıvermişim.
Babam benimle güzel vakit geçirmek adına bir haftalık plan yapmıştı. O benim neyi sevip neyi sevmediğimi iyi biliyordu. Sahilde yürüyüşler, piknikler, boğazda akşam yemeği, sinema, sergiler... Tam bir turistik ve kültürel bir tatil olmuştu benim için. Birkaç defa Murat aradı. Murat’ı babam tanıyordu. Bu yılın başında okula geldiğinde tanışmışlardı. Onu onayladığını biliyordum. Ama yüreğim onaylamamıştı henüz. Sonra ev arkadaşım özlem gereksiz bir sürü şey için aradı.
BİR HAFTA SONRA
Cumartesi akşamı yolculuk anı geldiğinde babam biraz sitemkârdı.
“Yarın yola çıksaydın. Bir gün daha bizimle kalsaydın”
“Yolculuk beni yoruyor baba. O yorgunlukla sabah okula gidemem” dedim.
Halam yine evdeydi. Beni uğurlamak için gelmişti. Küçük bir çantayı elime tutuşturarak ”bunu sizin için hazırladım. Özlemle yersiniz. Dikkatli ol. Otobüste devrilmesin. Zeytinyağlı dolma yapmıştım” dedi sesi titreyerek. Ayrılıklarda hep böyle olurdu.
“Halacım lütfen. Ağlamayı bırakır mısın? Görende çok uzun süreli gidiyorum sanır. İki aya kalmaz gelirim. Hem bunca zahmete ne gerek vardı”
“Olur, mu ne zahmete sen senim biricik yeğenimsin” derken sesi hala dinmemişti. Hala ağlamaklıydı.
Babam arabasıyla terminale kadar getirdi. Bindiğimden emin olmak ister gibi otobüs hareket edinceye dek bekledi.( Çünkü el sallaması gerekiyordu.)otobüs hareket etmiş ben daha terminalden çıkmadan gözlerimi kapatmıştım bile. Bir kaç saat sonra telefonum çaldı. Birbirine yapışmış gözlerimi açmakta zorlandım. Arayan Murat’tı.
“efendim Murat”
“merhaba güzellik. Uyandırmadım inşallah”
“uyandırdın. Ama önemi yok” derken uyanmaya ve koltuğumda doğrulmaya çalışıyordum.
“ne zaman geleceğini soracaktım”
“murat şu anda yoldayım. Geliyorum”
“oooo çok sevindim. Kaçta bindin? Seni almaya gelmemi ister misin?”
“sakin ol murat. Ben kendim gelebilirim. Lütfen babam gibi sende başlama...”
Birazda uyku sersemliğinden belki. Murat’a fazla çıkışmıştım.
“peki, gelince görüşürüz”

Uykuma kaldığım yerden devam ettim. Uyandığımda Ankara’daydım. 

Hiç yorum yok: